View Full Version : beNi beNdeN aLaN hiKaYeleR
philcollins
12-20-2004, 02:38 PM
Daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına. Kadın havaalanındaki
dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer.
Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de yanında oturan adamın
olabildiğince cüretkar bir şekilde aralarında duran paketten birer
birer kurabiye aldığını gördü. Ne kadar görmezden gelse de.
Bir taraftan kitabini okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü
saatteydi, "kurabiye hırsızı" yavaş yavas tüketirken kurabiyelerini.
Kulağı saatin tik taklarındaydı ama yine de engelleyemiyordu tik taklar
sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, "Kibar bir insan olmasaydım,
morartırdım su adamın gözlerini!"
Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini. Sonunda pakette
tek bir kurabiye kalınca "Bakalım simdi ne yapacak?" dedi kendi kendine.
Adam, yüzünde hafif asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve
böldü kurabiyeyi ikiye. Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer
yarıyı kadına. Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve "Aman
Tanrım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam, Üstelik bir teşekkür bile etmiyor!"
Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında,
Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla. Topladı
eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına,dönüp bakmadı bile "kurabiye
hırsızı"na.
Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna,sonra uzandı, bitmek üzere olan
kitabına. Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla. Duruyordu
gözlerinin önünde bir paket kurabiye! Çaresizlik içinde inledi, "Bunlar benim
kurabiyelerimse eğer; ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir
kurabiyesini!" Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle,
Kaba ve cüretkar olan,"kurabiye hırsızı" kendisiydi iste......
Bazen öylesine emin oluyoruz ki kendimizden, kendimiz bile farkına
varamıyoruz, yanlısın kendimizden geldiğine. " Eğer bir şey
anlatılırken birisi anlamıyorsa ne kadar, anlayışsız olsada o anlamayan, anlatanda
da vardır bir kabahat !.." demişti muhterem birisi.
O zaman bende diyorum ki ayni şekilde ne kadar problem varsa
hayatımızda ve etrafımızda, ne kadar yanlış varsa mutlaka vardır her birimizin bunda kendine göre bir payı.
Ve ne zamanki birimiz en azından başaracağız yüzde yüz doğru olmayı, o
zaman süpüreceğiz hatalıların da tüm hatalarını ....
Aksi taktirde hep geriye dönüp bakacak hep pişmanlık duyacağız kurabiye
hırsızları gibi
hayatta çoğu zaman yargısız infazlarımız oluyor ne yazık ki..Buda buna güzel bir örnek olmuş cnm..teşekkürler.
luckyben
12-20-2004, 04:45 PM
Uc Kagitcilar Yemis Benim Kurabiyelerimi Bende Nerede Onlar Diyom :)
Saka Biyanada Cok Guzeldi Bu Yazi Sagol
Erhan
12-20-2004, 07:42 PM
walla cok gusel içim gecerek okudum...dediklerine aynen katılıyorum birasta hatayı kendimizde aramalıyız bence...
philcollins
12-21-2004, 11:03 AM
gerçek bir aşk hikayesi...
10.Sinif
Ingilizce dersinde yanimda bir kiz oturuyordu onun için benim en iyi
Arkadasim diyordum...ama Ben onun ipek gibi saçlarina bakip benim
olmasini istiyordum...ama o bana benim ona baktigim gibi bakmiyordu bunu
biliyordum,dersten sonra kalkti ve geçen gün sinifta olmadigi için
günün notlarini istedi ve ona notlari verirken bana tesekkür etti ve
yanagimdan öptü onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini
bilmiyordum ama çok utaniyordum..
11.Sinif
Telefonum çaldi,arayan oydu ve agliyordu bana askin nasil kalbini
kirdigini anlatti,beni evine çagirdi,yalniz kalmak istemedigini söyledi, bende
tabi ki gittim,koltuga,onun yanina oturdum,güzel gözlerine bakmaya basladim ve
onun benim olmasini diledim,2 saat sonra Drew Barrymore'un bir filmi basladi
ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her sey
için tesekkür etti ve beni yanagimdan öptü. Onu arkadas olarak istemedigimi
Bilmesini istiyordum,onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini
bilmiyorum ama çok utaniyordum...
SON SINIF
Mezuniyet balosundan bir gün önce yanima geldi ve çiktigi çocuk hasta
ve partiye gelemeyecek dedi, benimde çiktigim biri yoktu ve 7.sinifta
birbirimize söz vermistik eger çiktigi biri olmazsa partilere birlikte
gidecektik, "en iyi arkadas" olarak.Ve partiye birlikte gittik,o aksam
çok güzeldi, her sey yolunda gitti, partiden sonra onu evinin kapisinin
önüne kadar biraktim, kapinin önünde ona baktim o da bana güzel gözleriyle
bana gülümseyerek bakti.Onun benim olmasini istiyordum...ama o bana benim
ona baktigim gözle bakmiyordu bunu biliyordum, bana "hayatimin en güzel
zamanini geçirdigini" söyledi ve yanagimdan öptü... Onu sadece arkadas olarak
istemedigimi Bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama
Söyleyem iyordum nedenini bilmiyorum Ama çok utaniyordum... Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çatti.. Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim.Diplomasini almak için sahneye çikarken sanki havada süzülen
bir melek gibiydi.Onun benim olmasini istiyordum...Ama o bana benim ona
baktigim gözle bakmiyordu bunu biliyordum.Herkes evine gitmeden önce yanima
geldi ve aglayarak bana sarildi sonra basini omzuma koydu ve "sen benim en iyi
arkadasimsin,tesekkürler" deyip yanagimdan öptü.Onu sadece arkadas
olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok Seviyordum ama
söyleyemiyordum.
Nedenini bilmiyorum ama çok utaniyordum...
ARADAN YILLAR GEÇTI
Bir kilisedeydim ve o kizin nikahini izliyorum..evet artik evleniyordu,
onun "evet, kabul ediyorum"demesini,yeni hayatina girmesini izledim, baska
bir adamla evli olarak. Onun beni olmasini istiyordum..ama o bana benim ona
baktigim gözle bakmiyordu bunu biliyordum.Yeni hayatina girmeden önce
yanima geldi ve "nikahima geldin tesekkürler" deyip yanagimdan öptü. Onu
sadece arkadas olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum
ama Söyleyemiyordum nedenini bilmiyordum ama çok utaniyordum...
YILLAR ÇABUK GEÇTI
Su an benim bir zamanlar en iyi arkadasim olan kizin tabutuna
bakiyorum,esyalari toplanirken lise yillarinda yazdigi günlügü ortaya
çikti... Hemen günlügünü aldim ve günlükte okudugum satirlar
söyleydi... "Onun gözlerine bakarak onun benim olmasini diledim...ama o bana benim ona baktigim gözle bakmiyordu bunu biliyordum.Onu sadece arkadas olarak
istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama
SÖYLEYEMIYORDUM.nedenini bilmiyordum ama çok utaniyordum. KESKE BANA
SEVDIGINI SÖYLESEYDI...
beyazkartal
12-22-2004, 02:22 PM
"... Asla yasaminizi ve isinizi birbirine karistirmayin.
İşiniz yaşamınızın yalnizca bir parçasi.
Paul Tsongas, kanser oldugunu ögrendikten sonra
yeniden seçime girme karari aldiginda bir arkadasinin ona yazdigi su
sözleri her zaman hatirlayin :
- Hiç kimse ölüm döseginde keske büromda daha fazla
zaman geçirseydim demez...
Evet isi (hele de seviyorsa) insanin hayatinin ve
kisiliginin bir parçasidir... Ama isin disinda da bir yasam vardir.
Aslolan odur.
John Lennon'un öldürülmeden az önce yazdigi sözlerle :
- Yasam, sen baska planlar yaparken olan seydir....
Ev hayatinin, aile iliskilerinin, arkadaslarla
dostluklarin önemli oldugunu kaydeden yazar diyor ki :
- Eger hayatimdaki bu "diger seyler" dogru olmasaydi
meslegimde çürümüs, hatta siradan olabilirdim.
Eger yaptigin is seni bütünüyle yansitmiyorsa o zaman
gerçekten en iyisi olamazsin...
Bu nedenle yazarin insanlara tavsiyesi sudur:
- Bir yasam edinin... Tuzlu suyun hafif bir rüzgarla
kumsala vuran kokusunu fark edebileceginiz, kizil kuyruklu Şahinin
göl üzerinde daireler çizerek uçusunu ve çam agaçlarinin üzerine konuşunu durup izleyebileceginiz bir yasam edinin...
Yalniz olmadiginiz bir yasam edinin... Sevdiginiz ve
sizi seven insanlar bulun ve asla unutmayin: Sevgi bir lüks
degildir, sevgi bir iştir...
Yasamin iyiligine o kadar özen gösterin ki onu
çevrenize yaymak için istek duyun...
Sonsöz, G. Brooks'un su siiri :
"Tükenmek üzere su kisacik an
Yakinda yok olacak
Ve ister altindan yapilmis
Isterse aciyla yüklü olsun
Bir kez daha ayni kilikla
Karsina çikmayacak..."
Anna Quindlen
beyazkartal
12-22-2004, 02:26 PM
"Pers Sultanı iki adamı ölüme mahkum etmişti.
Sultanın atını ne kadar sevdiğini bilen mahkumlardan biri,
hayatını bağışlarsa,bir yıl içinde ata uçmayı öğretebileceğini söyledi.
Kendini dünyadaki tek uçan ata binerken hayal eden Sultan, bunu kabul etti.
Diğer mahkum inanmayan gözlerle arkadaşına baktı:
"Atların uçamadığını biliyorsun. Nasıl olup da böyle
delice bir fikirle ortaya çıkabildin?Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun o kadar."
"Pek değil" dedi,birinci mahkum.
"Kendime dört özgürlük şansı veriyorum
Birincisi Sultan bu yıl ölebilir.
İkincisi ben ölebilirim.
Üçüncüsü at ölebilir.
Ve dördüncüsü...Belki ata uçmayı öğretebilirim...!"
Umutlarınızın hiç tükenmemesi dileğiyle
beyazkartal
12-22-2004, 02:28 PM
Kardeş ,
umarım senin bölümü işgal ettim diye bana kızmazsın, ben kendime bir topic açmak istemedim sana misafir geleyim yada kiracın olayım dedim.
sevgilerle.......
SeRSeRi_aFaCaN
12-22-2004, 02:57 PM
gerçek bir aşk hikayesi...
10.Sinif
Ingilizce dersinde yanimda bir kiz oturuyordu onun için benim en iyi
Arkadasim diyordum...ama Ben onun ipek gibi saçlarina bakip benim
olmasini istiyordum...ama o bana benim ona baktigim gibi bakmiyordu bunu
biliyordum,dersten sonra kalkti ve geçen gün sinifta olmadigi için
günün notlarini istedi ve ona notlari verirken bana tesekkür etti ve
yanagimdan öptü onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini
bilmiyordum ama çok utaniyordum..
11.Sinif
Telefonum çaldi,arayan oydu ve agliyordu bana askin nasil kalbini
kirdigini anlatti,beni evine çagirdi,yalniz kalmak istemedigini söyledi, bende
tabi ki gittim,koltuga,onun yanina oturdum,güzel gözlerine bakmaya basladim ve
onun benim olmasini diledim,2 saat sonra Drew Barrymore'un bir filmi basladi
ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her sey
için tesekkür etti ve beni yanagimdan öptü. Onu arkadas olarak istemedigimi
Bilmesini istiyordum,onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini
bilmiyorum ama çok utaniyordum...
SON SINIF
Mezuniyet balosundan bir gün önce yanima geldi ve çiktigi çocuk hasta
ve partiye gelemeyecek dedi, benimde çiktigim biri yoktu ve 7.sinifta
birbirimize söz vermistik eger çiktigi biri olmazsa partilere birlikte
gidecektik, "en iyi arkadas" olarak.Ve partiye birlikte gittik,o aksam
çok güzeldi, her sey yolunda gitti, partiden sonra onu evinin kapisinin
önüne kadar biraktim, kapinin önünde ona baktim o da bana güzel gözleriyle
bana gülümseyerek bakti.Onun benim olmasini istiyordum...ama o bana benim
ona baktigim gözle bakmiyordu bunu biliyordum, bana "hayatimin en güzel
zamanini geçirdigini" söyledi ve yanagimdan öptü... Onu sadece arkadas olarak
istemedigimi Bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama
Söyleyem iyordum nedenini bilmiyorum Ama çok utaniyordum... Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çatti.. Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim.Diplomasini almak için sahneye çikarken sanki havada süzülen
bir melek gibiydi.Onun benim olmasini istiyordum...Ama o bana benim ona
baktigim gözle bakmiyordu bunu biliyordum.Herkes evine gitmeden önce yanima
geldi ve aglayarak bana sarildi sonra basini omzuma koydu ve "sen benim en iyi
arkadasimsin,tesekkürler" deyip yanagimdan öptü.Onu sadece arkadas
olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok Seviyordum ama
söyleyemiyordum.
Nedenini bilmiyorum ama çok utaniyordum...
ARADAN YILLAR GEÇTI
Bir kilisedeydim ve o kizin nikahini izliyorum..evet artik evleniyordu,
onun "evet, kabul ediyorum"demesini,yeni hayatina girmesini izledim, baska
bir adamla evli olarak. Onun beni olmasini istiyordum..ama o bana benim ona
baktigim gözle bakmiyordu bunu biliyordum.Yeni hayatina girmeden önce
yanima geldi ve "nikahima geldin tesekkürler" deyip yanagimdan öptü. Onu
sadece arkadas olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum
ama Söyleyemiyordum nedenini bilmiyordum ama çok utaniyordum...
YILLAR ÇABUK GEÇTI
Su an benim bir zamanlar en iyi arkadasim olan kizin tabutuna
bakiyorum,esyalari toplanirken lise yillarinda yazdigi günlügü ortaya
çikti... Hemen günlügünü aldim ve günlükte okudugum satirlar
söyleydi... "Onun gözlerine bakarak onun benim olmasini diledim...ama o bana benim ona baktigim gözle bakmiyordu bunu biliyordum.Onu sadece arkadas olarak
istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama
SÖYLEYEMIYORDUM.nedenini bilmiyordum ama çok utaniyordum. KESKE BANA
SEVDIGINI SÖYLESEYDI...
bu hikaue için sana cok tessekur ederim gercekten cok ilginç vede cok dogru bi hikaye...
Erhan
12-22-2004, 04:38 PM
phill gercektende cok guseldi yani buradan cıkartacagımız sonuc eger birini seviyorsan gidip hemen acıl... :D
beyazkartal
12-22-2004, 06:12 PM
> Bu Vietnam'da savaşan ve sonunda evine dönecek olan John adında bir askerin hikayesidir.
John evine gitmeden önce San Francisco' da bulunan anne babasına telefon açtı.
" Sevgili anne ve babacigim,sonunda eve geliyorum ama birşey sormak istiyorum.Bir arkadaşımı da beraber eve getirebilir miyim? "
" Tabii ki " diye cevapladılar. "onunla tanışmaktan mutluluk duyarız".
"Ama bilmeniz gereken birşey var" diye John devam etti," o savaşta ağır yaralandı.Kara mayınına bastı ve kolu ile bacağını kaybetti.Başka gidecek hiçbir yeri yok.Onun bize gelmesini ve bizimle yaşamasını istiyorum".
" Bunu duyduğuma çok üzüldüm oğlum, belki kalacak başka bir yer bulması için ona yardımcı olabiliriz"
"O hayır , onun bizimle yaşamasını istiyorum ."
"Oğlum," dedi babası, " sen ne istediğinin farkında değilsin.Böyle büyük bir sorunu olan birisi bizi çok rahatsız eder.Bizim kendi hayatımız var ,ve böyle farklılığa izin veremeyiz. Bence sen eve gelmeli ve bu çocuğu unutmalısın.O kendi yaşamını devam ettirmenin bir yolunu bulacaktır."
O andan sonra , John telefonu kapattı.Anne ve babası ondan başka bir söz duymadılar...
Birkaç gün sonra , San Francisco polisinden bir telefon geldi.Oğullarının bir binadan düşerek öldüğünü söylediler.Polise göre intihardı.Anne ve baba telaşla uçağa binerek oğullarının teşhisini yapmak için SanFrancisco'daki şehir morguna gittiler.John ' u teşhis etmişlerdi. Ama gözleri faltaşı gibi açılarak bilmedikleri birşeyi farkettiler. John 'un bir bacağı ve bir kolu > yoktu...
Bu hikayede ki anne ve baba bir çoğumuza benzer. Etrafımız da iyi görünen ve neşeli insanları sevmek bize kolay gelir, ama bize rahatsızlık veren özellikle bizim kadar sağlıklı olmayan, bizim kadar güzel olmayan ve bizim kadar zeki olmayan insanlardan uzak durmayı tercih ederiz.Çok şükür ki bizi bu kategoride gören birisi yok.Karşılıksız sevmeyi başaran birisi sonsuza kadar ailemizdendir ne kadar çirkin ne kadar fakir ne kadar engelli olursak olalım. Bu gün yatmadan önce Tanrıya biraz daha dua ederek insanları oldukları gibi kabul etmemizi sağlamasını isteyelim, ve ne kadar farklı olurlarsa olsunlar onlara karşı daha anlayışlı olabilmeyi isteyelim.Arkadaşlar çok nadir bulunan mücevherlerdir.Onlar sizi güldürür ve başarmanız için destekler.Bazen tek kelime bazen bir cümle paylaşırlar ama her zaman kalbinizi ona açmanızı beklerler. Şimdi bir seçeneğiniz var.
Arkadaşlarınıza gösterebileceğiniz kadar ilgi gösterin.... Eğer size geri gelirse hayat boyu bir arkadaşınız olduğunu anlayacaksınız.
AYRICA UNUTMAYALIM Kİ , HEPİMİZ GÜNE BAŞLAYAN HER GÜNDE, SOKAGA ADIMIMIZI ATTIGIMIZ ANDAN ÖZÜRLÜ-ENGELLİ BİR KİŞİ DURUMUNA DÜŞEBİLME POYANSİYELİ İÇİNDEYİZ.
HAYATIN TÜM KÖTÜLÜKLERİ SİZDEN UZAK OLSUN.
philcollins
12-22-2004, 06:23 PM
Kardeş ,
umarım senin bölümü işgal ettim diye bana kızmazsın, ben kendime bir topic açmak istemedim sana misafir geleyim yada kiracın olayım dedim.
sevgilerle.......
ya kardeşim o ne demek, bilakis sen de buraya yazarsan güzel hikayelerini çok daha sevinirim.. sayende çok güzel bi topik olur burası. sen çok yaşa emi adamım beyazım
:)
beyazkartal
12-25-2004, 12:57 PM
Merhaba arkadaşlar ,
YENİ BİR YIL 'a girmemize şurda bir haftadan az bir süre kalmışken sizlerle paylaşmak istediğim , güzel buldugum , yaşamak adına, güzel yaşamak adına hoş öğütler alabileceğimiz bir gazete makalesini yazacağım.Bu yazıyı ben 2003 yılının bitiminde askerdeyken , tüm sevdiklerimden uzaktayken (ama gerçekten çok uzak , düşünün İstanbul nere , Mardin nere )tam 01 OCAK 2004 günü SABAH gazetesi yazarı HINCAL ULUÇ 'un köşesinde okumuştum ve bu yazıyı kesip almıştım yanıma.Halada saklarım.
Ve şimdi sizlerle paylaşarak her yılbaşında, o yeni yıla girerken tüm hayallerinizin , isteklerinizin hep, ama hep gerçekleşmesi dileği ile MUTLU MUTLU BİRÇOK YENİ YILLAR YAŞAYIN dilerim...(Beğeneceğinizi umarım)
******
İstanbul'da bir minik ailem var.Allahın bana verdikleri değil..Kendi seçtiklerimden oluşan.Yılbaşı öncesi bizde toplanır,kendi aramızda bir yeni yıl partisi yaparız.
Dündü...Herkes geldi...Zeynep hariç...Gözlerimiz yollarda kalmıştı ki, kapı çaldı...Bir kurye geldi...Bir elinde tavana kadar vuran, rengarenk ışıl ışıl balonlar...Hepsinin üzerinde "MUTLU YILLAR" yazıyor.Bir elinde kutu.En sevdiğim puurolar..Ve de kutuya bağlı bir mektup..Açtım...Yüksek sesle okudum...Partideki herkes dinlesin diye...
Şimdi daha da yüksek bir sesle okuyorum ki , sizlerde duyun.Zeynep bana yazmış...Aslında herkese yazmış, ondan..
******
Gözlerinin içi gülsün gülerken , Bakışların pırıl pırıl olsun ve Her zaman nemli kalsın göz pınarların,
Her çiçek sevgilin olsun, her sevgilin bir çiçek.Açık tut gönlünü tüm güzelliklere.
Yasalar , günahlar , yasaklar sen oldugun için vardır.Ve sen bir tane oldugun için bu koca dünyada, gir günaha çekinmeden, çiğne yasayı.
İçinde hiç ölmeyecek bir gençlik hücresi yarat ve kaç yaşında olursan ol , Her zaman yirmibeş yaşında kalman gerektiğini unutma.
Asla taviz verme seni sen yapan değerlerinden.Hatanın affedilmeyecek olanından kaç, ama hata yapmayayım diye de yakıp geçme yıllarını.Unutma ki, hiç hata yapmayan bir insan Yapabileceklerinin en iyisini yapmamış demektir hayatta.
Bir anlamı olsun kendinle yaptığın kavgaların.Ve hep ileriye taşısın seni kavgada attığın her adım.
Açık bırak pencereni ve sabah güneşinin rüzgarı önüne katarak... Perdelerle yapacağı raksa dönük olsun bakışların.
Küçücük mutlulukların görkemine inandır kendini ve gülümse.Umutların bitmesin asla ve umutların bittiği yerin, Hayatın da bittiği yer olacağını asla unutma.
ZEYNEP ERKMEN
Sevgili Hıncal , Yeni yılda ve daima... Gülümsemeyi asla unutma....
********
Sen de sevgili Zeynep..Sende hep gülümse...Sizlerde sevgili okurlar...
HEPİNİZE MUT DOLU, UMUT DOLU, SEVGİ DOLU YILLAR...
GÜLÜMSEMEYİ ASLA UNUTMAYIN!...
Hıncal ULUÇ (01 ocak 2004 tarihli Sabah gazetesindeki köşe yazısından...)
******
Ve sizlerde tunningturkey ailesi dostlarım yeni yılda ve daima gülümseyin...
Saim...
alid90
12-25-2004, 01:15 PM
oku oku bitmiyo ben bi ara koleksiyon yapıyodum ama artık okadar aşmıştı ki pc çok yavaşlamıştı hepsini sildim aslında bunların bir suru olduğu bir internet sitesi var ama şimdi vermiyim belki reklam olur :(
philcollins
01-06-2005, 06:55 PM
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında
rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon...
Seyircilerle,oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece. O kadar
yakındılar... Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı
ilk
defa görüyordu takımda... Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını
hissetti. Az
sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel
kızı
izlediğini... Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler
..
Kız gülümsedi... Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda... Kız onu tanımış
olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı... Belki de
delikanlı
öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti... Set değişip, takım
karşıya
gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, da karsıya gitti... Üçüncü
sette
tekrar eski yerine döndü... Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.
Bir
defa daha gülümsedi. Manidar. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü...
Pazar günü,sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı
canım, o
dünyalar şirini kızı görmek için... Delikanlı artık kızın hiçbir maçını
kaçırmıyordu... Dahası... Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul
civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için... Karsılaştıklarında,
hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile
selamlaşır
olmuşlardı... Bir defasında, yaptığına sonra kendiside günlerce
güldü... O
gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış,
gülümseyerek
selamlamış,sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok
ötede
gene karsısına çıkmıştı... kız bu defa, iyice gülmüştü... Karşısında,
sözüm
ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce...
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar.
Sonunda
bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı... O kızdan fena halde
hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karsı boş değildi. Bir yerde, bir
şekilde
tanışmaları gerekiyordu... O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü...
Kaptan "tabi" dedi... "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla
gitmeye karar vermiştik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz,
hem
de tanışırsınız..." "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı...
"Mutluluk işte bu..." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı...
Konser günü de hiç ama hiç unutmadı... O ne heyecandı öyle. Konserin
verildiği sinemanın kapısında tanıştılar... El sıkıştılar... O güzel
ele
dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı... Kaptan, salona
girdiklerinde,
ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar
şirini
kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı... Onunla nihayet yan
yana
oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna
inanamıyordu... Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde
öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı
söylenirken -o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik
şarkısıydı
ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde...
Ama
uzatamıyordu işte elini. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir
hareketle,
onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki...
Sonunda
dayanamadı,sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı... Kolunu kızın koltuğunun
arkasına koydu. Kızın omuzuna değil... Koltuğun üzerine... Sonra kız
arkaya
yaslandı... Bir kaç saç teli,delikanlının elinin üzerine dokundu. Kalbi
yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın... Dünyalar şirini
kızın
saçları eline dokunuyordu çünkü... Konserden çıkarken, kız,
şakalaştı...
"sizi her macımızda görüyoruz. Alıştık neredeyse... Yarın Adana'da
maçımız
var. Gözlerimiz sizi arayacak." Hayır,aramayacaktı...Delikanlı o anda
kararını vermişti çünkü... Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp
getirecek,
hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı...
Gece
yarısı kalkan otobüse bindi... Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç
saatine
kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en son sıraya tam servis
köşesine en yakın yere oturdu... Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en
heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii. İlk sette kız
farkında bile değildi onun. Nereden olsundu ki. İkinci sette öbür
tarafa
gittiler... Döndüklerinde,üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı...
Yüzünde
çok ama çok şaşkın bir ifade,biraz mutluluk,birazda gurur vardı sanki.
Ankara’nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta
oralara
geldiğini bilmenin gururu... Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı
garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan... Konuşmaya gelmemişti ki...
Kız
"keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte. Hepsi o.. Ona o
kadar çok
şey söylemek istiyordu ki aslında... Bir gün üniversite kantininde
gazete
okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden
alınmış
bir dörtlüğe... Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.
Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı. Öğleden sonrayı zor etti,
Kolejin
önüne gitmek için... Kızın karsıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına
gitti."Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan. Kız,
Necip
Fazıl' ın dört satirini okurken.
"Ne hasta beklerdi sabahı
Ve ne genç ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar
içinde
Kolejin önündeydi gene. Kız karşıdan geliyordu. Bu defa yanında
arkadaşları
yoktu. Yalnızdı... Yaklaştığında işaret etti delikanlıya. Gözlerine
inanamadı genç adam... Onu yanına mı çağırıyordu yoksa... Evet,
çağırıyordu
işte... Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken... "Sana bir şeyler
söylemek
istiyorum" dedi kız... Oda heyecanlıydı, belli. "Bak iyi dinle.
Dünkü
satırlar için çok teşekkürler... Herhalde hissettin,ben de senden
hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da
hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok
hoşlandığıma...
Ve de şu anda, onu terletmem için bir sebep yok." "O zaman karar
verdiğinde
ve de eğer seçtiğin ben olursam,hayatında başka kimse olmazsa,
ara beni" dedi, delikanlı ikiletmeden... Ayrıldı kızın yanından... Bir
daha
voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan... Bir
daha
onu hiç görmeden... Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıdaki
Sezen' in
sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı... Günlerce,
haftalarca, aylarca bekledi... Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi
bekledi... Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi...
Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla
bekledi.
Bazen öfkeyle bekledi. Ama bekledi. Başka hiç kimseye bakmadan, başka
hiç
kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin
tamamını
buldu. İki dörtlüktü şiir .İlki kıza verdiği... Bir ikinci dörtlük daha
vardı o kadar. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı...
Cebine
koydu. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu... Okullar kapandı, açıldı...
Aylar,aylar
geçti... Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü..."Günlerdir
seni
arıyorum" dedi. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber...
Artık
hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı... "Yaa" dedi
sadece...
Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip
çatmışken,ağzından sadece bu ses çıkmıştı... "Yaaa!.." Cebinde artık
iyice
eskimiş kartı uzattı kıza... "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim
ya
bir gün" dedi. "Bu da sonu onun..." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile
bakmadan... Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken.
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala
düşünüyor... O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını?. Ya da
beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı
ki,
artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı... O sevgilinin kendisi
bile... Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?..
Ya da
ya da Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti
uğruna,
mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu
soruların yanıtını bugün hala bilmiyor. Bilmediğini de en iyi ben
biliyorum.
Çünkü, delikanlı, bendim!..
HINCAL ULUÇ
beyazkartal
01-10-2005, 06:25 PM
Tercih ,
Annemin kardesimi daha çok sevdigini düsünürdüm. Çocukluk iste ama öyle düsünürdüm.Itiraf edeyim...
Küçük küskünlükler sirasinda kocamin benden önceki sevgililerini benden daha çok sevdigini düsündügüm de oldu. Nedense insan hep en son ve en çok sevilen olmak istiyor. Sahip oldugu sevgiden daha çogunu istiyor hep.Yersiz bir istek ama.. Oluyor iste...Sevdikleri hep bir tercihte bulunsun istiyor.Tercih edilen olmak için yapiyor bunu...
Güneydogu Asya'daki büyük deprem sonrasinda sulara kapilan bir anne, kucagindaki iki çocugundan birini gücü kesilince birakmak zorunda kaliyor.
5 yasindaki oglu sulara kapiliyor. Anne ve kucagindaki yirmi aylik oglu direniyor. Mucize eseri, sulara kapilan oglu da, kocasi da sular çekildikten sonra ortaya çikiyor. Gazetede bu haberi okudugumda en çok bir cümleye takildi aklim;
"Yasadiklari bu olayi ne anne ne de 5 yasindaki Lachie artik unutabilecek..."
"Annem beni birakmisti..."
Acaba yillar sonra nasil bir kisiligi olacak 5 yasindaki çocugun. Gerçekten nasil gelisecek ruhu? "Agladim, agladim kimse beni duymayinca sustum ve tahtalara tütündüm" demis...
Annesinin tercihi beyninde nasil bir kivrima sikisacak acaba? Hadi biraz daha ileri gidersek; "sevmeye engel bir yara" olacak mi acaba bu yasadigi? "...Annem beni birakmisti" Çocuklarini kurtarmaya çalisan anne, gücü kesilen kollarindan biraktigi oglunun ertesi gün bulunmasindan sonra aglamis. Tanri'ya sükretmis."Kendimi hiçbir zaman affedemezdim" demis. Evlerine dönmüsler. Ama belli ki kurtulmus hayatlarinda artik hep bu olay var...Bir kere kollari çözülmüs annenin. Ne anne affedebilir kendini, ne de Lachie annesini...
Bazen yakinim dediginiz insanlarin ihaneti de sizi sulara birakmasi gibi degil midir? Mesela arkadasimdir dediginiz birinin sizi kirmizi soganli lakerda ile pilaki arasindaki tabaga sarhos mezesi yapmasi? Arkanizdan konusmasi... Öyle ya, bu yiyeceklerin ve içkinin yanina bir de konu lazim...Uzatilacak, istahlandiracak, rahatlatacak...
"...Annem beni birakmisti" kadar sizlatir bence bu gerçek insanin kalbini...
Sevgi tercih kabul etmiyor.Ama hayat hep bir tercihe sürüklüyor insani.
"Akip giden günlerimiz" bazen tsunami dalgalari kadar vahsice alip götürüyor bir seyleri... Insan, kollarinin direnme gücü tükendiginde vazgeçiyor bir seylerden... Bir tercihte bulunuyor...
Ya annesini seçiyor ya da karisini.
Ya karisini seçiyor ya da sevdigini.
Ya sevdigini seçiyor ya da çevresini...
O vahsi sular alip götürüyor bir seyleri.Kusandigimiz, takindigimiz, bir yerlere tikistirdigimiz ne varsa çekip aliyor. Bir can, bir de ten kaliyor çiplak... Iste o zaman aglayip aglayip susuyoruz. Buldugumuz bir tahta parçasina tutunuyoruz... Uzanan elleri ya da sulara birakanlari unutmuyoruz hiç...
O "tercihler" bir yerlere çörekleniyor... Ve bir gün bir baska kisisel tercihin sebebi oluyor...
ersin yılmaz
01-10-2005, 06:35 PM
ya beyler bu yazıları okumak adamın gününü bitiriyor daha kısası yokmu bunların :)
beyazkartal
01-10-2005, 07:01 PM
ya beyler bu yazıları okumak adamın gününü bitiriyor daha kısası yokmu bunların :)
:mad: ersiiiiiiiiiiiinnn , ersiiiiiiiinn,
zaten ertan ağbiden bu konuda zılgıt yedik , sende hatırlatma istersen tekrar..
ersiiiiiiiiiiin :angry_smi
:s20:
philcollins
01-11-2005, 11:27 AM
:mad: ersiiiiiiiiiiiinnn , ersiiiiiiiinn,
zaten ertan ağbiden bu konuda zılgıt yedik , sende hatırlatma istersen tekrar..
ersiiiiiiiiiiin :angry_smi
:s20:
son yazı yine beni benden aldı, saol beyazım...
hobbit
01-11-2005, 11:34 AM
son yazı yine beni benden aldı, saol beyazım...
di mi.. :icon_excl
beyazkartal
01-27-2005, 07:29 PM
ANKARA'DAN SEVGİLER..................(ÜÇ HEYKEL) ....
>>>Üç heykel
>>>
>>>İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her
>>>fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da
>>>ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma
>>>fırsatlarıydı.
>>>
>>>Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını
>>>huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından,
>>>birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir
>>>fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
>>>
>>>Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi.
>>>Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
>>>
>>>Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın
>>>heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi
>>>görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O
>>>heykeli bulunca bana haber ver."
>>>
>>>Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel
gramına
>>>kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.
>>>Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir
>>>fark göremediler.
>>>
>>>Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm
>>>bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana
>>>attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu
>>>genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
>>>
>>>Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri
>>>sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
>>>
>>>Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
>>>
>>>İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
>>>
>>>Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak
>>>telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye
>>>gitmiyordu.
>>>
>>>Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
>>>
>>>"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
>>>
>>>Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul
>>>değildir.
>>>
>>>En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
beyazkartal
01-27-2005, 07:35 PM
TANRI'DAN iSTEDiM..
Tanrı'dan alışkanlığımı benden almasını diledim.
Tanrı "Hayır" dedi
"Ben almam,
sen ondan vazgeçmelisin..."
Tanrı'dan özürlü çocuğumu tam ve mükemmel yapmasını diledim
Tanrı "Hayır" dedi.
"O'nun ruhu tam ve mükemmeldir,
beden geçicidir...".
Tanrı'dan bana sabır vermesini diledim.
Tanrı "Hayır" dedi.
"Sabır felaketlerin ürünüdür,
o verilmez oğrenilir..."
Tanrı'dan bana mutluluk vermesini diledim
Tanrı "Hayır" dedi.
"Sana ancak nimetler sunarım,
mutlu olmak sana kalmıştır..."
Tanrı'dan beni ıstıraplardan uzak tutmasını diledim.
Tanrı "Hayır" dedi.
"Istıraplar seni dünyevi dertlerden uzaklaştırır
ve bana yakın kılar..."
Tanrı'dan ruhumu geliştirmesini diledim.
Tanrı "Hayır" dedi.
"Onu sen geliştirmelisin,
sana ancak başarılı olabilmen için el verebilirim..."
Tanrı'dan hayattan zevk alabilmem icin bana gerekeni
vermesini diledim.
Tanrı "Hayır" dedi.
"Sana ancak hayat veririm ki
gerekli şeylerden zevk alasın..."
Tanrı'dan O'nun beni sevdigi kadar
benim de başkalarını sevebilmem için yardımını diledim.
Tanrı.... "Hah işte!.." dedi,
"Nihayet işi kavradın..."
philcollins
01-27-2005, 07:40 PM
:sleep:
alid90
01-27-2005, 09:49 PM
superr çok iyi ve gerçekk
philcollins
01-28-2005, 10:12 AM
Ati o surat ne:D
şşşşşşş iki dakka yeşil yeşil gülme lütfeen yaaa :laugh:
hobbit
01-28-2005, 10:58 AM
Tanrı'dan O'nun beni sevdigi kadar
benim de başkalarını sevebilmem için yardımını diledim.
Tanrı.... "Hah işte!.." dedi,
"Nihayet işi kavradın..."
şükürler olsun ki ,bunu doğuştan vermiş tanrım bana.. :)
beyazkartal
01-28-2005, 01:42 PM
Tanrı'dan O'nun beni sevdigi kadar
benim de başkalarını sevebilmem için yardımını diledim.
Tanrı.... "Hah işte!.." dedi,
"Nihayet işi kavradın..."
şükürler olsun ki ,bunu doğuştan vermiş tanrım bana.. :)
ALLAHIM bu hobbit kulun ne biçim yaratık yaaa :s20:
beyazkartal
01-28-2005, 01:42 PM
:sleep:
ne o kardeşim ,
seni sıktım galiba :!:
hobbit
01-28-2005, 01:47 PM
ALLAHIM bu hobbit kulun ne biçim yaratık yaaa :s20:
olm var ya aha buraya yazıyorum :laugh: daha cok beklersin ,ablacım beni seviyor musun sorusuna EVET cevabını... :smilie_ig
beyazkartal
01-28-2005, 01:56 PM
olm var ya aha buraya yazıyorum :laugh: daha cok beklersin ,ablacım beni seviyor musun sorusuna EVET cevabını... :smilie_ig
Sen zaten bahane arıyodun.... :huh:
afferin ablacım afferin :icon_excl
ultrAslan_Erhan
01-28-2005, 02:00 PM
saim abi bitmişşin abi sen :)
beyazkartal
01-28-2005, 02:06 PM
saim abi bitmişşin abi sen :)
evet kardeş haklısın galiba , alıp başımı gitmem gerek galiba....
ben yollara düşerim
sırtımda bir gocuk,
elimde bir azık,
yıldızlar geceleri yorganım olsun..
birsen ablada bensiz kına yaksın
şair, ozan deli saim...
(delirdim uleeeeyyyynnn...)
ultrAslan_Erhan
01-28-2005, 02:07 PM
:) birsen ablayı kendi halinde bırak o besiktası kurtarmanın planlarini yapıyoır :)
hobbit
01-28-2005, 02:10 PM
oyyyyyyyyy kıyamam ..saim bu eşsiz şiirin harbiden beni benden aldı,yerlere saldı...aayyy yerlerdeyimm.... :laugh: :laugh:
ps: erhancım bizim kurtuluşumuz yok :s20:
huysuz
01-28-2005, 02:53 PM
Nan topiğin başlığına bakın, sonrada son yazdıklarınıza , olm ne sulandırıyonuz topiği, zaten dışarıda yeterince yağmur var.Akıllı uslu yazsanıza bir şeyler...Hayır yazıcam şimdi , sitemizdeki bazı yufka yürekli, yaşlı, fındık kurdu ihtiyarlar hislenecek, ağlayacak,sonrada msn de bana basacak sevgi sözlerini... Bunu mu istiyonuz , bu mudur...Tamam nan bekleyin azzzzzz sonnnnra geliyorum... :samurai:
hobbit
01-28-2005, 02:55 PM
Nan topiğin başlığına bakın, sonrada son yazdıklarınıza , olm ne sulandırıyonuz topiği, zaten dışarıda yeterince yağmur var.Akıllı uslu yazsanıza bir şeyler...Hayır yazıcam şimdi , sitemizdeki bazı yufka yürekli, yaşlı, fındık kurdu ihtiyarlar hislenecek, ağlayacak,sonrada msn de bana basacak sevgi sözlerini... Bunu mu istiyonuz , bu mudur...Tamam nan bekleyin azzzzzz sonnnnra geliyorum... :samurai:
Beni benden alan hikaye ve yazılarınızla gözlerimden sadece sevgi dolu yaşlar akıyor ...bunu bilin yeter..
huysuz
01-28-2005, 03:15 PM
Sen yanlızlığına inat bütün bir geceyi,sevgilinin düşüyle geçirebilirmisin? Gelmeyeceğini bile bile,sanki her an kapıdan girecekmiş gibi gözünü kırpmadan sabaha kadar bekleyebilir misin ?
Bugüne kadar ne yaşadıysan yaşadın.Bunların hepsinden sıyrılıp,özünü asla yitirmeden yeni bir kimlikle başka dünyalar kurup yeni hayatını mutlu kılmak için uğraşabilir misin ?
Yağmurun altında,aklında sevgilin,dudağında onu anlatan bir şarkıyla mırıldanarak saatlerce yürüyebilir misin ? Oysa herkes kaçmaktadır yağmurdan. Seni ıslatanın yağmur değil aşk olduğunu anlayabilir misin ?
Yüreğini cesurca açıp,bazen ağlamayı,bazen ümitsizce beklemeyi,bazen öfkelenmeyi ve herkesin huzurlu olarak nitelediği sakin,beklentisiz,süprizlere kapalı hayatını terk etmeyi göze alabilir misin ?
Nefes almanı zorlaştıran,yüreğinin yerinden fırlayacak gibi çarpmasına neden olan,hoş;ama, zaman zaman da sıkıntı verici o heyecanı,saklamayı yada azaltmaya çalışmadan her zaman taşıyabilir misin ?
Özleminin,küçücük bir kordan,kentleri yakacak kocaman bir yangına dönüşmesine izin verebilir misin?
Elde ettiğin şey senin olsun. Sen yarın için hayal kurabilir misin? Arzuladığın sevgiliye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edebilir misin ?
Hiç bir şey düşünmeden,sadece o anı yaşayıp,yüreğini,beynini,bedenini coşkunun ve hazzın kucağına teslim edebilir misin?
Nerede olduğunu,kim olduğunu,kimlerle olduğunu unutup,sıyrılıp kaygılarından saatlerce dans edebilir misin ?
Hem kendini hem sevgilini hatalarıyla , değiştirmeden kabul edebilir misin ? Her güne yeni bir isim verip başka başka anlamlar katabilir misin ?
Hiç kimsenin görmediği güzellikleri fark edebilir misin ?
Ruhuna ihanet etmeden,sadece yüreğinin sesini dinleyerek ve yüreğin sana " O "
dedikçe onun izinden gidebilir misin ?
Söyle ey yar , sen gerçekten bana aşık olabilir misin ?
hobbit
01-28-2005, 03:26 PM
ulen seni sevmeyeni Allaha havale ediyom ben daa ne diyim..
philcollins
01-28-2005, 05:40 PM
ne o kardeşim ,
seni sıktım galiba :!:
ne sıkması beyazım aşkolsun yaaa :sad: ben çok beğendiğim ve duygulandığım için yapmıştım
beyazkartal
01-28-2005, 07:13 PM
ne sıkması beyazım aşkolsun yaaa :sad: ben çok beğendiğim ve duygulandığım için yapmıştım
yanlış anlamam için özür dilerim , çok özür dilerim kardeşim..........
hay kıt anlayışlı kafam :s20:
huysuz
01-28-2005, 07:15 PM
yanlış anlamam için özür dilerim , çok özür dilerim kardeşim..........
hay kıt anlayışlı kafam :s20:
Hay kıt anlayışlı kel kafam diyecektin beyaz tüyleri yoluk kartalım...Nıha ha haaaaaaa :laugh:
beyazkartal
01-28-2005, 07:20 PM
evet huysuzcum haklısın........... :(
bu topicin adı "BENİ BENDEN ALAN HİKAYELER" tütfen gereksiz laf kalabalıgı ile doldurup benim kel kafamla ugrasmayalım canımcıııııımmmmm.........
sevgilerle kal ... ( bu arada kaliteli sakızlar al... :) )
huysuz
01-28-2005, 07:24 PM
evet huysuzcum haklısın........... :(
bu topicin adı "BENİ BENDEN ALAN HİKAYELER" tütfen gereksiz laf kalabalıgı ile doldurup benim kel kafamla ugrasmayalım canımcıııııımmmmm.........
sevgilerle kal ... ( bu arada kaliteli sakızlar al... :) )
Diyene bakınız plssssssssss....Nan ben duruma el koymasam , beni benden alan geyikler topiği olacaktı buranın adı beeeeeee......
Ne yapıcan sen kaliteli sakızı , saçların dökülmüş, 2 gün sonra dişlerinde dökülür, yok almıyım ben yazık....Hem kel hem dişsiz ....Olmas olmasssss.. :laugh:
beyazkartal
01-29-2005, 12:45 AM
Bak hala konuyu uzatıyor bana saygın yoksa , atalay kardeşimede mi yok...
dişler dökülürmüş yok almıyım ben yazık demişsin ha...
aman al bende ölüyordum.
alid90
01-29-2005, 01:05 AM
hikaye deilde bazı şıırlerden parçalar koyıyım
kendi iklimini bulur bir zaman
ağyar ayazlarda üşüyen kuşluk
sabırla beklenen soylu kahramanlık
sen gelmeden giderilmez bu boşluk
--------------------------------------------------
--------------------------------------------------
açılan bir gulsun sen yaprak yaprak
ben aşkılmla bahar getirdim sana
tozlu yollarından geçtim uzak
iklimden şarkılar getirdim sana
huysuz
01-29-2005, 02:54 PM
Bazen aşk alıp götürür insanı.Akışa kaptırıverirsin kendini.Nereye sürüklendiğine bakmazsın bile.Çünkü giitiğin yerin çok da önemi yoktur o an için. Mutlusundur,sevgilin aradığın her şeyi veriyordur sana.Yüreğinle,beyninle son demine kadar yaşamaktasındır aşkı.
Seni hep ilk günkü gibi heyecanlandırı.Her telefonu " O arıyor" diye açarsın, kapıdan her girene " O geldi" diye bakarsın.Mutluluk şarkıları söylersin,yokluğunda özlemini her hücrende hissedersin.Onunla birlikte kurduğunu sandığın dünyadan başka hiçbir şeyin önemi yoktur senin için.
Bir süre sonra " gerçek" yavaş yavaş gösteriri kendini.Aşkın seni sürüklediği yer hiç de umduğun gibi çıkmaz.Çünkü o seninle aynı heyecanı paylaşmamaktadır. Çünkü o, aşkın akışına senin kadar kaptırmamıştır kendini.Bir anda yanlız kalırsın:aşkı tek kişilik yaşam dönemi başlamıştır artık.
Başta bunu kabullenmek istemezsin.Bahanen hep hazırdır.Aramıyorsa " İşi var" dersin.Gelmiyorsa, "Bugün çok yoruldu" dersin.Daha bir süre öncesine kadar günde yirmi kez aradığını,en yorgun olduğu zaman bile "Ne olur buluşalım" dediğini aklına bile getirmek istemezsin.Çünkü bunları düşündüğün an sen de gerçekle yüzleşeceksindir.O zaman aşkın sana acı verdiğini anlamaya başlayacaksındır.
Acıya karşı bir korunma iç güdüsüdür bu aslında.Düşünmeyerek,gerçekle yüzleşmeyerek bahaneler bulmak işin en kolay yoludur.Bir anlamda bu durumdan memnunsundur.Yüzleştiğin takdirde geri dönüşü olmayan bir yola gireceğinin farkındasındır çünkü.Onu kaybetmeye hazır değilsindir henüz.
Ama kaçınılmaz son seni beklemektedir.Ne kadar ertelersen ertele,ne kadar kaçarsan kaç yüzleşmekten,gideceğin son nokta orasıdır.Bir süre sonra aşkı tek kişilik yaşamak yormaya başlayacaktır seni.Çünkü sen bu aşkı yürütmek için iki kişilk çaba göstermektesindir.Ya bitkin düşeceksindir yada yüreğinin az da olsa sağlam kalmış diğer yarısını kurtarabilmek için kangren olmuş diğer yarısını kesip atacaksındır.
Elbette,yaranın iyileşmesi çok uzun zaman alacaktır.Bu yarayla yaşamaktansa ölmeyi düşüneceksindir.Geceler dayanılmaz saatler katlanılmaz olacaktır.Ama neşteri sen vurduğun için er yada geç mutlaka iyileşecektir.Zaman zaman bir sızı hissedeceksin kuşkusuz ama doğru olanı yapmışsındır.
Ben aşkı iki kişilik yaşadım hep.Şimdiyse elimde bir neşter var.....
hobbit
01-29-2005, 02:57 PM
:sleep:
philcollins
01-29-2005, 03:25 PM
yanlış anlamam için özür dilerim , çok özür dilerim kardeşim..........
hay kıt anlayışlı kafam :s20:
ne demek beyazım aramızda böyle şeylerin lafı mı olur, senin yerin ayrı biliyosun :icon_idea
philcollins
01-29-2005, 03:26 PM
:sleep:
yaww yapmayın şöyle kızdıracaksınız beyazımı gene :laugh:
hobbit
01-29-2005, 06:33 PM
yaww yapmayın şöyle kızdıracaksınız beyazımı gene :laugh:
beyazın cürmü kadar yer yakar...
beyazkartal
02-04-2005, 01:09 PM
KAHVE TİRYAKİLERİ DER Kİ;
Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden; her gün
hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı.
Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten
yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına.
Genç kızın bu yakınmaları karşısında,mesleği aşçılık olan babası ona bir
hayat dersi vermeye niyetlendi. Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı
cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular
kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta,
sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu.
Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey
anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi
bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar
bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına
cevap vermedi.
Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki ateşi kapattı. Birinci
cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı
çıkardı, onu da bir tabağa koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi
bir fincana boşalttı. Kızına dönerek sordu:
- Ne görüyorsun ?
- Patates, yumurta ve kahve ? diye alaylı bir cevap verdi kızı.
Daha yakından bak bir de dedi baba, patatese dokun.
Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.
Aynı şekilde,yumurtayı da incele. Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın
katılaştığını gördü.En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi.
Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme
yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı:
- Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?
Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı
sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını
anlattı. Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı tepkiler vermişlerdi.
Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun
içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü.
Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı
koruyordu.Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertleşmiş
katılaşmıştı.
Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca,
kendileri degiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen
yeni bir şey çıkmıştı.
- Sen hangisisin ? diye sordu kızına. Bir sıkıntı kapını
çaldığında nasıl tepki vereceksin ?
Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin?
Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın ?
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını
olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi
vereceksin ?
philcollins
02-04-2005, 02:43 PM
heralde ben yumarta misaliyim, katılaştım biraz :o
hobbit
02-04-2005, 03:15 PM
kendimi hamur die nitelendirebılırım anca.. suyunu cok katarsan ezılır büzülür yumuşarım..ununu cok katarsan katı ve şekılsız olurum..herşey dozajında olmalı..hünerli ellerle yoğrulunca adam gibi hamur olur ..tadından yenmeyen börek veya poacaya dönüşürüm..
huysuz
02-04-2005, 03:44 PM
kendimi hamur die nitelendirebılırım anca.. suyunu cok katarsan ezılır büzülür yumuşarım..ununu cok katarsan katı ve şekılsız olurum..herşey dozajında olmalı..hünerli ellerle yoğrulunca adam gibi hamur olur ..tadından yenmeyen börek veya poacaya dönüşürüm..
acıktıııııııımmmmmmmmm , bir kere yiyim mi ???? :laugh:
philcollins
02-05-2005, 02:24 PM
Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas
Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada
daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle
çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev
dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son
veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten
ölüme teslim oluyorlardı.
Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır
tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen
kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini
keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün
kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.
Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın
yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu
üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü.
İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının
ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce
yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve
yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve
toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle,
okyanusun ortasındaki adaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun
sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.
Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi
toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba,
sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç
olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi?
Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için
başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir
ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?
Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli
güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak
için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir
iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin
sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir
gerçeği görüverin gözlerinizle:
Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız
var çevrenizde ve...
Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç
dostunuz için siz bir adasınız?
huysuz
02-05-2005, 02:33 PM
Bir ada sahibi olamadım ona mı yanayım, yoksa dağıldım ona mı ????? :sad:
Ama bir ada oldum sanırım bu bile teselli eder beni.....
güzel bir yazı....ve bugün soytarı günümde olmama rağmen beni niye bu kadar etkiledi bilmiyorum... Sanırım kapıdaki misafirden olsa gerek..... :)
hobbit
02-05-2005, 02:35 PM
Bir ada sahibi olamadım ona mı yanayım, yoksa dağıldım ona mı ????? :sad:
Ama bir ada oldum sanırım bu bile teselli eder beni.....
güzel bir yazı....ve bugün soytarı günümde olmama rağmen beni niye bu kadar etkiledi bilmiyorum... Sanırım kapıdaki misafirden olsa gerek..... :)
nasıl bir ada sahibi olamadın ya????????kücük de olsa bir adan yokmuydu senın... :sad:
huysuz
02-05-2005, 02:38 PM
nasıl bir ada sahibi olamadın ya????????kücük de olsa bir adan yokmuydu senın... :sad:
Len ada diyor beee,kıtanız var mı diye sormuyorki...... Sorsa o zaman derdim benim hobbitim var diye....Senin topraklarını yiyim duygusal kıtam... :love6:
Ada nedir,etrafı suyla çevrili kara parçası,ama kıta nedir??? :huh:
Çaktın köfteyi birtanem.... :icon_idea
hobbit
02-05-2005, 02:41 PM
Len ada diyor beee,kıtanız var mı diye sormuyorki...... Sorsa o zaman derdim benim hobbitim var diye....Senin topraklarını yiyim duygusal kıtam... :love6:
Ada nedir,etrafı suyla çevrili kara parçası,ama kıta nedir??? :huh:
Çaktın köfteyi birtanem.... :icon_idea
kıvırdın gibi geldi bana ya neyse..
huysuz
02-05-2005, 02:47 PM
kıvırdın gibi geldi bana ya neyse..
Kıvırdıysam eğer topik sahibinden beter olayım... :hail:
philcollins
02-05-2005, 02:50 PM
Kıvırdıysam eğer topik sahibinden beter olayım... :hail:
:eek:
hobbit
02-05-2005, 03:22 PM
valla ne diyim ki..herkese ada olabilmeye calışmak biraz yorucu..bazen corak bir adayım bazen en verimli..insanlara hayrım ıyılığım dokunabılıyorsa ne ala...
benım ada olabıldıklerım bana anakıta zaten ..allaha emanet olsunlar..
SNOWMAN
02-05-2005, 05:17 PM
Emeği geçenlere teşekkürler. Bir rüzgara kapılıp sağa sola savrulmuş gibi hissettim kendimi öyküleri okurken. Sağolun.
Emeği geçenlere teşekkürler. Bir rüzgara kapılıp sağa sola savrulmuş gibi hissettim kendimi öyküleri okurken. Sağolun.
+1905
hobbit
02-06-2005, 05:30 PM
+1905
beni benden alan rakam :!:
hobbit
02-17-2005, 04:48 PM
"Bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru
Beni senin gibi
bir de annem terk etmişti
ki göbeğimde durur onun yokluğundan
bana kalan
çukur..."
dediğinde Şair, dondu kaldı adam.. "Bir daha oku" dedi.. "İlk satırları bir daha oku.."
Okudu Şair..
"Bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru.."
Ne güzel bir ifadeydi o.. "Başın yastıkta bıraktığı çukuru bırakarak gitmek.."
Güzeldi de, adamı bir başka vurmasının başka sebebi vardı.
Birkaç gün öncesine gitti birden, o an nerde olduğunu, ne yaptığını unutup..
...............................
Yılbaşı çamını her noelde olduğu gibi gene elleri ile kurmuş, süslemişti kadın..
Son zamanlarda o eve çok az uğradığı halde, çamı kurma işini o yıl da kimselere bırakmamıştı.. Sonra kaybolmuştu gene ortalardan.. Günlerce.. Aramadan, sormadan.. Çok meşguldü.. Çok işi vardı.. Hep öyleydi.. Hep..
Adamın işkence gibi geçen son iki yılının özrü buydu.. "Öyle çok işim var ki.."
İki yıl boyu, Sevgiliye ayıracak dakikalar bile bırakmayan iş mümkün olabilir miydi?.. Ama öyle seviyordu ki adam, öylesine seviyordu ki.. Kızıyor, öfkeleniyor, çıldırıyor, ama bekliyordu..
Telefonu çaldı nihayet adamın.. Yılbaşına üç gün falan vardı..
"Bugün seni görmem lazım mutlak.. Ne olur akşamüstü evde ol.. Geleceğim.."
Kurdun hangi dağda öldüğünü bilmiyordu adam.. Ne olmuştu da, böyle hasret düşmüştü kadının içine aniden..
Geldi kadın akşamüzeri.. Mutfağa girdi.. Elleri ile sofra hazırladı adama.. Neşe içinde yediler, şakalaşarak..
"Şömine çok güzel olmuş" dedi, kadın, yeniden salona geçtiklerinde..
"Senin için" dedi adam.. "Bu ev her köşesi ile senin için hazırlanıyor, yıllardan beri.."
Kadın koptu o an.. Boynuna sarıldı adamın..
"Bitti" dedi.. "Bu gece buraya her şeyin bittiğini söylemeğe geldim, aslında.."
Ter boşandı adamdan aniden.. Saniyeler içinde sırılsıklam oldu.. Ama sesi sakindi.. Damarlarına çöken basıncı kontrol edemiyordu, ama beyni ellerindeydi, her zamanki gibi..
"Tamam.. Şu andan itibaren ikimiz de özgürüz yani.."
Kadın zaten özgürdü, son iki yıldır.. Bildiği gibi geziyordu. Adam görüyor, duyuyordu..
Adam değildi oysa.. Adam bekliyordu.. Kimseye bakmadan.. Kimseyi görmeden bekliyordu. Hüzünlü.. Mutsuz..
Bu yüzden sakindi o an zaten.. İşkence bitmişti en azından..
Artık hiç gelmeyecek olanı umutsuzca beklemek bitmişti.
Artık hayatını yeniden kurmak, mutluluğu, neşeyi, keyfi yeniden aramak, yaşama "Merhaba" demek fırsatı doğmuştu.
Her son gibi, bu da bir başlangıç olacaktı, acı ne kadar ağır olursa olsun..
Kadın bu kadar sakin, bu kadar kolay bir kabullenme beklemiyordu.. Adamın "Birini seversen serbest bırak. Geri dönerse senindir. Dönmezse.. Zaten hiçbir zaman olmamıştır" felsefesini anlamamış, anlayamamıştı ki..
"Peki. Bitsin o zaman" deyince adam, boynuna sarıldı, aniden.. Öpmeğe başladı.. Saçlarından.. Yanaklarından.. Dudaklarından..
Son iki yılda öpmediği gibi öpüyor, bir yandan da ağlıyordu, hüngür hüngür.. Sırılsıklam yanaklarından sızan yaşlar, adamın yanağını da ıslatıyordu..
"Uzatmaya gerek yok" dedi, adam.. "Hadi bakalım.. Gitme zamanı.."
Ağlayarak kalktı kadın. Adamın tuttuğu ceketini ağlayarak giydi, kapıdan ağlayarak fırladı.. Adam balkona çıktı.. Son kez arkasından bakmak, el sallamak için.. Kadın arabasını geriye park etmişti.. Koşarak gitti.. Bindi, çalıştırdı, farları yaktı.. Sürdü.. Tam balkonun önünden geçerken, adamı gördü.. Son defa arkasından bakan adamı..
Camını indirdi arabanın, o dondurucu soğukta.. Başını dışarı uzattı..
"Seni seviyorum.. Seni çok seviyorum, bunu unutma" diye haykırdı adama, konunun komşunun duyacağına aldırış etmeden..
Sürdü.. Gitti..
Adam kime gittiğini biliyordu.. Niye gittiğini bildiği gibi..
Atilla İlhan'ın demişti ya zaten..
"Gözlerin gözlerime değince,
felaketim olurdu, ağlardım.
Beni sevmiyordun bilirdim,
bir sevdiğin vardı duyardım.
Çöp gibi bir oğlan ipince,
hayırsızın biriydi fikrimce.
...............................
Aksamlar bir roman gibi biterdi.
Jezabel kan içinde yatardı.
Limandan bir gemi giderdi,
sen kalkıp ona giderdin.
Benzin mum gibi giderdin,
sabaha kadar kalırdın.
Hayırsızın biriydi fikrimce,
güldü mü cenazeye benzerdi.
Hele seni kollarına aldı mı;
felaketim olurdu, ağlardım."
Ertesi gün adam yokken eve bir daha geldi kadın.. Çamın altına adama aldığı hediye paketlerini koydu.. Bir de notla..
"Evimize geldim" diyordu.. "Ağacımızın altına paketleri koydum.. Yılbaşında şehir dışına çıkıyorum.. Döndüğümde açarız.."
Nereye, kiminle gideceğini biliyordu ama adam..Acı acı güldü. Paketleri topladı.. Ortak bir dostları ile geri gönderdi kadına..
Artık "Evimiz" de yoktu, "Ağacımız" da..
Yaşanmıştı. Bitmişti.. Bitince, bitmeliydi.. Lastik gibi uzatmanın, o güzel, o en güzel duyguları yerlerde sürüklemenin, ucuzlatmanın alemi yoktu..
Yatak odasına yürüdü.. Kadının başını koyduğu yastığa baktı yalnızlığı içinde.. Gözlerinden yaşlar şimdi süzülebilirdi artık..
...............................
Şairin sesi kulaklarında çınladığında kendisine geldi tekrar..
"Bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru"
Ceketinin kibrit cebine attı elini.. Orada minicik, mini minnacık bir zarf vardı.. Elle yapılmış.. 2 santimcik.. En sevdiği renk, eflatun.. İçinde minnacık bir kart vardı, minnacık zarfın.. Üzerinde mor mürekkepli el yazı ile de not.. Etrafa hissettirmeden açtı okudu, bir daha.. Ezbere bildiği halde..
Yıllar evvel bir Sevgililer Günü'nde eve geldiğinde, nerdeyse boyuna yakın bir paket bulmuştu, salonun ortasında.. İçinden kocaman bir kalp çıkmıştı. Bir metreden fazla.. Kıpkırmızı.. Yumuşacık.. O kocaman yastığın üzerindeydi işte, kadının minicik notu..
Evde ondan kalan her şeyi, resimleri, mektupları dahil toplayıp geri verdiği halde adam, o imzasız nota kıyamamıştı.. Az giydiği bir ceketinin ellerden uzak kibrit cebine koymuştu, özenle..
"bir gün
beni bırakıp gidersen,
ben de seninle
gelebilir miyim?"
diyordu, kadın inci gibi el yazısı ile..
İçini çekti.. Zarfı gene itina ile katladı. Göğüs cebine koydu bu defa.. Kalbinin üstüne.. Şaire döndü..
"Harikasın" dedi.. "Sen bir harikasın şair!.."
Şairi anlıyordu.. Kadını değil!..
philcollins
02-17-2005, 06:00 PM
güzelmiş gerçekten...
philcollins
02-18-2005, 12:39 PM
1982 yılı...
Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nda 2. sınıf öğrencileri Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyor. Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
"Bakın" diyor. "Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".Bir (0) daha...
"Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz"
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
Yetenek...
Disiplin...
Sevgi...
Eklenen her yeni (0)'ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca...
Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:
"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir!!!..."
Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülüyor.
beyazkartal
02-18-2005, 03:16 PM
Güzeldi atalay kardeşim , çok güzel gerçek bir ders......
:icon_idea
ders alınması gerekn bir konu :icon_excl
philcollins
02-21-2005, 04:13 PM
Bahar aylarının verimli topraklarının içinde iki tohum yan yana yatıyorlarmış.
Tohumlardan biri diğerine, "Ben büyümek istiyorum!" demiş,
"Köklerimi altımdaki toprağın derinlerine ve filizimi yeryüzüne göndermek istiyorum... Baharın müjdecisi tomurcuklarım açılsın istiyorum...
Güneşin sıcağını yüzümde, sabahın tatlı dokunuşunu yapraklarımda hissetmek istiyorum!"
Ve büyümeye başladı tohum.
İkinci tohum ise, "Ben korkuyorum" dedi, "Köklerimi altımda yatan toprağa derinliklerce gönderirsem, karanlıklarda beni neyin beklediğini bilemem. Üstümdeki toprağı zorlayıp yeryüzüne çıkmaya çalışsam, filizlerim zarar görebilir... Hem tomurcuklarım açmaya başladığında üzerinde salyangozlar gezip, onları yemeye kalkarsa? Ya tomurcuklarım açılıp, çiçeğe dönüştüklerinde küçük bir çocuk beni koparıverirse?
Yo, hayır. En iyisi burada kalıp beklemek. Büyümek için belki daha güvenli bir zaman bulabilirim."
Ve ikinci tohum beklemeye başladı.
O sırada yumuşamış olan bahar toprağını eşeleyen bir tavuk buldu tohumu ve bir lokmada yutuverdi onu.
philcollins
02-24-2005, 06:30 PM
Şirketin insan kaynakları yöneticisi, iş başvurusuna gelen adaylara bir soru sormuş;
�Sorunun doğru cevabı yok, vereceğiniz cevap sizi tanımamızda etkili olacak. Karanlık, yağmurlu bir gece, yağmur yağıyor, fırtına var, gök gürlüyor ve siz sabaha karşı iki sularında yalnız ve ıssız bir yolda araba kullanıyorsunuz. Araba iki kişilik. Biraz ilerde otobüs durağında üç kişi bekliyor. Birincisi doktor, daha önce hayatınızı kurtarmış. İkinci kişi, çok yaşlı ve hasta. Soğuktan ölmek üzere. Üçüncüsü, aşık olduğunuz ve bugüne kadar söyleme fırsatı bulamadığınız kişi. Hava gittikçe kötüleşiyor ve arabanızda sadece bir kişiye yer var. Böyle bir durumda ne yapardınız?�
Görüşmecilerden bazılarının cevapları şöyle:
A. Hasta adamı en yakın hastaneye götürürdüm.
B. Doktor daha önce hayatımı kurtardığına göre onu alırdım.
C. Hasta adam tabi ki önemli ama, kendi geleceğim ve hayatım için, aşık olduğum kişiyi alırdım.
Yine de cevap verenlerin yüzde 90�ı yaşlı adamı alacağını söylemiş. Ancak sadece bir kişi işe alınmış. Alınan kişinin cevabi şu;
�Arabadan inip anahtarı doktora veririm, doktor benim hayatımı kurtardığı gibi yaşlı adamı da hastaneye yetiştirip iyileştirebilir, böylece ben de hayatımın aşkıyla otobüs durağında baş başa kalırım, üzerimdeki montu ve şemsiyemi ona verir, sonra da kendime aşık ederim!�
Demek ki ben işe almıyacaklarmış ben kızı seçerdim :wub:
philcollins
02-25-2005, 12:08 PM
Demek ki ben işe almıyacaklarmış ben kızı seçerdim :wub:
allaaam :D
huysuz
02-26-2005, 03:40 PM
Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...
Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...
"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...
"Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kimbilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından...
Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti..Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu...Ve devam etti...
"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim...O bilmez...50 yıl önceydi..
O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm..Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim...Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı.
O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla suluycam onu diye...
İyi gelirmiş dedilerdi...50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayım demedi... Taki geçen geceye kadar...o gece takatim kesilmiş..uyuyakalmışım...
Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim...
Hayatımı, umudumu herşeyimi verdim...Ondan hiçbirşey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim." Hakim, yaşlı adama dönerek ; "Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi. "Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçevan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadimemi de orada tanıdım...
Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden büketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi...
Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi...İlk Evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi..
Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi...
Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun...lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu...Ben ona gece sularsan geçer dedim..Adak dilettim...Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim...
Her gece o çiçek ben oldum...Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey..
Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım...Çiçek susuz kalırdı amma , kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım..Sesimi çıkartamadım..."
O an Mahkeme salonunda herşey sustu...
philcollins
02-28-2005, 02:05 PM
(Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer... Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta...)
Köyde bir yaşlı adam varmış.. Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
"Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı" dermiş hep..
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok..Köylü ihtiyarın başına toplanmış...
"Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler..
İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.. Sadece "At kayıp" deyin. "Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler..
"Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.."
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar.. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.."
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler..
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
Köylüler gene gelmişler ihtiyara..
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun sure kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler..
İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.."
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış.
Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.
Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler..
"Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar.." Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlarmış, etrafına anlattığında:
"Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
huysuz
02-28-2005, 02:29 PM
Dostum birden soruverdi:
Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?
Şöyle düşünmüş olmalıyım:
Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.
Dostum hepsini Kabul eden ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı:
- Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar,bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.
- Mutluluğun kokusu mu?
Doğrusu duymamıştım.
Dostum anlayışla baktı:
- Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek fark etmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.
- Yani, önceden biliyorlar mıydı?
- Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar.
- Evet ama konuşamadıkları için. Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:
- İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi?
Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?
Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm. Dostum:
- Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan,gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.
Onu biraz kışkırtmayı denedim. Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?
Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:
- Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor.
Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu. Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var.
Günümüz insanını savunmak istedim:
Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.
Dostum biraz dalgınlaştı:
Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar.
Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri.
Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti:
Parfümler doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür, ama hiçbir parfüm kadın tenine değmeden gerçek bir koku değildir. Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun içinde parfüm her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin ustalığı, bu karışımın oluşmasına yardımcı olacak ölçüde biçimde sürmeyi bilmektir. Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan da parfüm değil, kadının özel kokusudur. Bu özel kokuyu kadının giydiği eşyaların durduğu gardıropta, çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin özel kokusunu tanımadığınız hiç bir kadını gerçekte tanımış sayılmazsınız. Ne yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün
"mutluluğun kokusunu" tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz.
Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç, biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan, güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle bakacaksınız. Orada buğulu bir nemlenme göreceksiniz. Hep uçan,hep havaya karışan, hep yenilenen uçucu bir nemlenme. Görenlere Sende bir şey var, aşıksın galiba dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı. Yaklaşın o tene. Yaklaşın ve mutluluğun kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce
kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz mavisinden güneş sarısına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İnsanı rahatlatan, dinlendiren, coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan mutluluk kokusunu duyun.
Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven insanın sevilen insandan aldığı koku budur. Ama bu koku kendiliğinden olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin, gün ışıklarının birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde birbirinin değerini bilmek gerekiyor. mutluluk kokusu dağlarda, ırmaklarda değil. Bu koku yalnız insanda. İnsanın insan da yarattığı koku bu. İnsanı insan kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusu. İyi ki sen varsın kokusu. Keşke şimdi yanımda olsaydın kokusu. Seni seviyorum un kokusu. Beni seviyor un kokusu. Bir gün mutluluğun kokusunu tanıyacaksınız. O zaman daha da mutlu olacaksınız, biliyorum.
hobbit
02-28-2005, 02:37 PM
yaw huysuz..öperim seni seni şerefsizim...
huysuz
02-28-2005, 02:42 PM
yaw huysuz..öperim seni seni şerefsizim...
:hail: hala mı ?????? :love6:
hobbit
02-28-2005, 02:45 PM
:hail: hala mı ?????? :love6:
:love6: evet canım hala.....
hobbit
03-03-2005, 03:00 PM
Vehbi Koç, oğlu Rahmi Koç'a iki mektup verir; 'birini ben ölünce aç, ikincisini de beni defnettikten sonra açarsın' der. Vefat ettiğinde Rahmi Bey ilk mektubu açar. Mektupta, 'Oğlum, senden tek bir isteğim var; beni çoraplarımla gömsünler'.
İmam tüm ısrarlara rağmen bu talebi kabul etmez. Rahmetli Vehbi Koç ister istemez çorapsız defnedilir. Defin işlemi bittikten sonra Rahmi Koç ikinci mektubu açar: 'Bak oğlum bir çift çorap bile götüremedim'.
bilmem anlatabildim mi......... :sleep:
huysuz
03-07-2005, 02:46 PM
Ben henüz çok küçükken eve bir telefon almıştık. Telefonun bağlı olduğu cilalı çerçeveyi ve parlak ahizeyi asla unutamam. Saatlerce onun karşısına geçer ve seyrederdim. Hatta o derece ki, sayımız olan 105'i bir an bile aklımdan çıkaramıyordum, telefonla konuşacak yaşta değildim, zaten boyum da telefonun bulunduğu yere yetişemezdi. Fakat annem konuştuğu zaman, onun karşısına geçip hayranlıkla ona bakardım. Bir keresinde beni kucağına alıp ahizenin yanına kaldırdı ve beni babamla konuşturdu. Bu, bence unutulması çok güç bir olaydı. Sevinçten ve mutluluktan uçuyordum.
Zamanla, bu telefonun içinde canlı bir yaratık bulunduğunu, "Lütfen Danışma" olduğunu ve bu Bayanın ne sorulursa hemen cevap verdiğini öğrendim. Annem ona defalarca başkalarının telefon numaralarını sormuştu; bir iki kere de saatimiz durunca gene ondan sorup doğru saati öğrenmişti.
Telefondaki bu cinle konuşma fırsatını ilk olarak annemin yakın komşumuzu görmeye gittiği ve benim de evde yalnız bulunduğum bir gün elde ettim. Bahçede oynarken, kaza ile elimdeki çekici parmağıma indirmiştim, sancıdan kıvranırken, ansızın aklıma "Bayan Danışma" geldi. Koşa koşa içeri girdim ve ufacık iskemlenin üzerine çıkarak telefonun alıcısını kaldırdım. Alıcıdan acayip ürültüler geliyordu. Ağlar gibi bir sesle: "Danışma lütfen" dedim. Karşımda gayet tatlı bir Bayan vardı. Ben tekrar ağlayarak: "Parmağımı acıttım. Ne yapacağımı söyleyebilir misiniz?" diye sorunca, makinenin içindeki bayan bana: "Annen evde yok mu?" dedi.
"Hayır, evde hiç kimse yok."
"Parmağın kanıyor mu?"
"Hayır, çekiçle vurdum, şimdi acıdan kıvranıyorum."
"Buz dolabını açabilir misin?"
"Evet", diye cevap verince, Bayan Danışma sözlerine şöyle devam etti: "Peki, dolabı aç ve buzluktan ufak bir parça buz çıkararak acıyan yerin üzerine bastır. Dikkat et, yerleri kirletip buzları dökmeyesin. Biraz sonra sancın dinecek. Artık ağlama ve bir daha sefere daha dikkatli davran."
O günden sonra da en ufak bir bilgi için Bayan Danışmayı rahatsız ediyordum. O ise, en ufak bir hoşnutsuzluk göstermeksizin hemen bana yardım ediyordu. Coğrafya derslerinde, aritmetik problemlerinde hatta ve hatta parkta bulduğum sincabın beslenmesi için bana yardımcı olmuştu.
Bir gün çok sevdiğim kanaryamız Peter kafesinde ölü bulundu. Ağlayarak hemen telefona sarıldım ve Bayan Danışmaya büyük acımı bildirdim. O da, diğerleri gibi, basit sözlerle beni yatıştırmaya çalışıyordu. Halbuki ben ondan daha fazla anlayış bekliyordum. Peter gibi güzel öten bir kuşun ölümünün olmayacak bir şey olduğunu ona anlatmak istiyordum. Sonsuz acımı anlayan ve onu paylaşmaya çalışan Bayan Danışma bana şu öğütte bulundu: "Beni dinle Paul, haklısın böyle güzel öten bir kuş ölmemeliydi, fakat unutma ki, çok daha güzel bir dünyaya gidiyor ve orada da ötmesine devam edecek. Onun için artık üzülmen yersiz."
Başka bir gün de, telefondaki cinden bir kelimenin anlamını soracaktım. Tam alıcıyı kaldırıp, Bayan Danışmayı istemiştim ki, yavaşça odaya giren kız kardeşim, beni korkutmak için ansızın bağırdı. Birden yerimden sıçradım. Sıçramamla birlikte duvara çakılı telefon alıcısı da benimle yere düştü. Telefondan teller fırladı. Bayan Danışma'nın sesi hiç duyulmuyordu. Yarım saat sonra kapımız çalındı ve telefon tamircisi olduğunu söyleyen bir adam gelerek telefonumuzu hemen tamir etti. Bizdeki bu bozukluğu kendisine yine Bayan Danışma'nın bildirdiğini de sözlerine ekledi.
Dokuz yaşıma bastığım yıl, evimizi değiştirdik. Evle birlikte, o eski telefon alıcısını da değiştirip, daha modern bir alıcı satın aldık. Bu alıcıyı hiç sevmemiş ve Bayan Danışma'nın ancak o eski alıcıda bulunduğuna nedense inanmıştım. Yıllar geçip de delikanlılık çağına girince, bazen eski günleri düşünür ve telefondaki o bayanın saatlerce ufak bir çocukla uğraşmasını ve onun saçma isteklerini ve sorularını eksiksiz yerine getirmesini takdir ederdim.
Yıllar geçmiş, ben büyümüş ve kolej öğrenimini tamamlamıştım. Bir gün iş için uçakla seyahat ederken, küçüklüğümün geçtiği bu kasabaya yakın bir merkezde uçak değiştirmek zorunda kaldım. Alanda beklerken, kız kardeşime telefon edip konuştuk. Sonra nasıl oldu bilmem, birden aklıma çocukluk yıllarımın Bayan Danışmanı geldi. Hemen alıcıyı kaldırıp, aynı kasabanın Danışmasını istedim. Hayret, karşıma çıkan, daha doğrusu alıcının içinden gelen o tatlı ve yumuşak sesi hemen tanımıştım. Birden hiç düşünmeden: "Benim çok güzel bir kanaryam vardı. Öldü. Ne yapayım, bu acıya nasıl dayanayım?" diye sordum. Öbür taraftaki ses bir iki saniye sustuktan sonra: "Herhalde parmağın iyileşmiştir artık." dedi. Gülerek: "Demek hala siz burada çalışıyorsunuz. Yıllar ardına gidecek olursak, o çocukluk yıllarımda sizin bana neler verdiğinizi, bende ne gibi anlaşılması güç duygular uyandırdığınızı bir bilseniz." dedim.
"Aynı durum benim için de oldu. Siz de akıllı ve tatlı bir çocuk olmak sıfatıyla bana çok şeyler veriyordunuz. Benim kendi çocuğum olmadığı için, sizinle konuşmak, sizin o çocuksu ve saf acılarınız paylaşmak, size bazı alanlarda yardımcı olabilmek de benim için sonsuz bir zevkti."
"Yeniden buralara gelecek olursam sizi arayabilir miyim?" diye sordum. O ise gülerek: "Tabi, Bayan Sally'i istiyorum dersen, hemen beni bağlarlar," dedi. Bayan Sally! -Nedense bu isim bana acayip geliyordu. Bayan Danışma'nın bir ikinci ismi daha olamazdı. O, Bayan Danışma ve hep de öyle kalacaktı.
Bu olaydan üç ay sonra, yine o bölgeye işim düşmüştü. Hemen en yakın telefon kulübesine koşarak, Danışma'yı istedim ve oradan da bayan Sally ile görüşmek istediğimi söyledim. Bu seferki Bayan Danışma daha genç birine benziyordu. Biraz çekingen bir eda ile: "Siz bayan Sally'nin arkadaşı mısınız?" diye sordu. "Evet, çok yakın arkadaşı idim," deyince, üzgün bir sesle: "Maalesef, Bayan Sally beş hafta önce öldü. Uzun süreden beri hastaydı. Bir dakika, acaba isminiz Paul mu? Tamam size son bir haber bıraktı; eğer bir gün onu telefonla arayacak olursanız, size, "Başka bir Dünya daha vardır ve orada da şarkı söylenebilir" dememizi istedi.
Teşekkür ederek telefonu kaparken, Sally'nin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Yanağımdan aşağı süzülen gözyaşlarını silerken, Bayan Danışma'nın ruhuna Tanrı'dan rahmet diledim.
hobbit
03-08-2005, 02:53 PM
evet..sevgilerin..dostlukların hep elle tutulur olmasını isteriz dimi..
huysuz
03-08-2005, 02:57 PM
evet..sevgilerin..dostlukların hep elle tutulur olmasını isteriz dimi..
:003: :laugh: :hail:
philcollins
03-08-2005, 04:13 PM
çok güzel :)
beyazkartal
03-22-2005, 07:16 PM
> >KARAR ANI
>Büyük bir şirketin yöneticisi kalp krizi geçirir ve doktoru birkaç
> >haftalığına bir çiftliğe gidip dinlenmesini önerir.
> >
> >Yönetici bir çiftliğe gider, ancak birkaç gün sonra sıkılır ve çiftlik
> >sahibinden kendisine bir iş vermesini ister. Çiftçi ahırdaki ineklerin
> >pisliklerini temizleme işini verir. Çiftçi tüm gününü ofiste geçiren bir
> >şehirli için bu işin onu en az bir hafta oyalayacağını düşünür. Çiftçi
> >ertesi gün yöneticinin işi bitirdiğini görünce çok şaşırır. Bu sefer daha
> >zor bir iş olduğunu düşündüğü bir iş verir. 500 tavuğun kesilip,
> >temizlenmesini ister. Çiftçi gün sonunda yine yöneticinin işi bitirdiğini
> >görür.
> >Ertesi sabah çiftlikteki çoğu iş bitmiştir. Çiftçi çalışkan yöneticiden bu
> >sefer bir çuval patatesi, bir kutuda büyük ve bir kutuda küçük patatesler
> >olmak üzere ikiye ayırmasını ister.
>
> >Günün sonunda bakar ki, yönetici bir çuval patatesin önünde oturuyor,
> >kutularsa bomboş. Duruma anlam veremez ve sorar:
> >
> > "Birkaç gündür en zor işleri yaptın da nasıl böyle basit bir işi
> >yapamadın, anlayamıyorum?"
> >
> >Yönetici yanıtlar:
> >"Bütün hayatım boyunca kafa kopardım ve pislik temizledim, ama şimdi sen
> >benden karar vermemi istiyorsun".
>
beyazkartal
03-22-2005, 07:18 PM
Hep bir yerlere, bir seylere yetisme telasindasiniz degil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen degerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, sansliysaniz gökyüzünü görebilen bir pencere ardinda
bitecek hepsi...
Dostlugu klavyelerinde, yasami monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tus daha etkilidir ki sicacik bir gülüsten ya da hangi program
verebilir bir agaç gölgesinde uyumanin keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgalarin sahille bulusmasini?
Içinizi isitan gün isigini gönderebilir misiniz maille arkadaslariniza?
Sevgiyi tuslarla mi yazarsiniz?
Öpüsmek için hangi tuslara basmak gerekir?
Ya da Geri dönüsüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Dogayi bilgisayarlarina döseyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanin
tomurcuklandigini.
Ve islak toprak kokusu var midir dosyalariniz arasinda? Koklamak, duymak,
dokunmak, yok mu yasam skalanizda? Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu
olmaniza megabaytlariniz mi yetmiyor?
Müsfik Kenter
huysuz
03-22-2005, 07:19 PM
> >"Bütün hayatım boyunca kafa kopardım ve pislik temizledim, ama şimdi sen
> >benden karar vermemi istiyorsun".
evet zor iştir...Karar vermek.....hayatımızdaki her şey için karar vermek..
Yapmak yada yapmamak için.....susmak yada konuşmak için... :icon8:
Allahtan benden böyle bir şey bekleyen yok..
Ben huysuzum ne yaparsam yaparım :samurai:
huysuz
03-22-2005, 07:25 PM
Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş.
Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları
oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar.
Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine
hep aynı şeyi söylüyorlarmış: “Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız
ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!” Büyüdükçe, içinde
yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte
bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon
çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip
büyütüldüklerini tespit etmişler. “Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu
kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.” Artık aylar birbiri ardınca geçiyor,
ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle “yolun sonu”na yaklaşıyormuş. Bu
değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk
edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar. Dokuzuncu aya yaklaştıklarında,
bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden
birisi diğerine sormuş: “Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir” Öteki daha
sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor;
duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş:
“Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.” Ve eklemiş:
“Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.” “Ama ben gitmek istemiyorum” diye
haykırmış kardeşi.
“Hep burada kalmak istiyorum.”
“Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.”
“Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?”
diye cevaplamış öteki.
“Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana?
Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler.
Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin.
Hayır, bu her şeyin sonu olacak.”
Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:
“Hem, belki de anne diye bir şey de yok!” “Olmak zorunda” diye itiraz etmiş kardeşi.
“Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?”
“Sen hiç anneni gördün mü?” diye üstelemiş öteki.
“O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi
rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.”
Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.
Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dün-yalarını terk ettiklerinde gözlerini
başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.
Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.
(Anthony de Mello’dan)
beyazkartal
03-22-2005, 07:31 PM
> > > Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar: "Var olan
> herseyi
> > > Tanri mi yaratti?"
> > >
> > > Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar: "Evet herseyi Tanri
> > yaratti!"
> > >
> > > Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine "evet efendim" diye
> yanitlar.
> > >
> > > Profesor devam eder: "Eger herseyi yaratan Tanri ise ve seytan var
> > > olduguna
> > > gore seytani da Tanri yaratmis olur ve calismalarimizda
uyguladigimiz
> > > 'kesinlestirme' prensibine gore de Tanri şeytandir. Ogrenci boyle
bir
> > > onerme karsisinda sasirir ve yerine oturur. Profesor ise
ogrencilerine
> > > bir
> > > kez daha Tanri'nin icindeki kaderin bir efsane oldugunu
kanitlamaktan
> > > oturu
> > > oldukca mutludur.
> > >
> > > Bu arada bir ogrenci ayaga kalkar ve: "Bir soru sorabilirmiyim
> > profesor?"
> > > der. Profesorde sorabilecegini soyler.
> > >
> > > Ogrenci ayaga kalkar ve "Soguk var midir?" diye sorar.
> > >
> > > Profesor: "Nasil bir soru bu boyle, tabi ki vardir" diye yanitlar.
> "Sen
> > > hic
> > > soguktan usumedin mi?"
> > >
> > > Ogrenci: "Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur.
> yasamda/realitede
> > > biz sogugu sicakligin yoklugu olarak dusunuruz. Herkes veya nesneler
o
> > > enerji oradaysa veya bir sekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler.
> > > Ornegin,
> > > Absolute 0 (-460 derece F) sicakligin kesin yoklugudur (hic
olmadigi
> > > seviyedir). Tum maddelerin bu seviyede reaksiyon verme ozellikleri
> > > bozulur
> > > ve degisir. Soguk yoktur, o yalnizca sicakligin yoklugunda
> > > duyumsadiklarimizi tarif etmek icin yarattigimiz bir kelimedir" der
ve
> > > devam eder; "Profesor, karanlik var midir?"
> > >
> > > Pofesor: "Tabiki vardir".
> > >
> > > Ogrenci yanitlar: "Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim. Cunku,
> karanlik
> > > da
> > > yoktur. Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur. Biz isik
> uzerinde
> > > calisabiliriz ama karanligi calisamayiz.Gercekte, biz Newton'un
> > > prizmasini
> > > kullanarak beyaz isigi kirar ve renklerin cesitli dalga uzunluklari
> > > uzerinde calisabiliriz. Ama karanligi olcemeyiz. Bir basit isik
isini
> > > karanlik bir mekani aydinlatarak karanligi kirmis olur yani
karanligi
> > > gecersiz kilar. Siz belli bir mekanin/uzayin ne kadar karanlik
> > oldugundan
> > > nasil emin olursunuz? Isigin miktarini olcersiniz! Bu dogrudur degil
> mi?
> > > Karanlik insanlik tarafindan, isigin olmadigi yer/mekan icin
> kullanilan
> > > bir
> > > kelimedir. Son olarak ogrenci profesore gene sorar: "Efendim seytan
> var
> > > midir?"
> > >
> > > Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte yanitlar: "Tabi ki,
> > > acikladigim gibi, biz onu her gun, her yerde onu
> goruruz.Seytan/kotuluk
> > > bir
> > > kisinin baska bir kisiye her gun sergiledigi insaniyetsizliginin bir
> > > ornegidir. O , dunyadaki islenmis tum suclarda, siddette yer alir.
> > > Bunlarin
> > > tumu seytanin kendisinden baska bir sey de degildir." der.
> > >
> > > Ogrenci devam eder: "Seytan yoktur efendim.Yani o kendi basina
yoktur.
> > > Seytan basit olarak Tanrinin yoklugudur. O aynen karanlik ve soguk
ta
> > > oldugu gibi insanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi
bir
> > > kelimeden ibarettir. Tanri seytani yaratmadi. Seytan/kotuluk insanin
> > > tanrisal sevgiyi
> > > yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O
> aynen
> > > sicakligin olmadigi yere gelen soguk ya da isigin olmadigi yere
gelen
> > > karanlik gibidir.
> > >
> > > Profesor yerine oturur. Genc ogrencinin adi Albert Einstein'dir.
huysuz
03-22-2005, 07:32 PM
> > > Profesor yerine oturur. Genc ogrencinin adi Albert Einstein'dir.[/QUOTE]
şşşş aramızda kalsın ama bu sitede var zati biliyormusunn :icon10:
Enteresanlıklar topiğinde hemi dee.....şşşşşşşşşşşşş çaktırma :)
philcollins
03-22-2005, 11:17 PM
sevgili saim ve meltem yazılarınızla bu topiğe ve siteye kattığınız güzelliklerden dolayı ikinizi de alnınızdan öpüyorum :wub:
sevgiyle kalın...
Badboy
03-22-2005, 11:55 PM
Ben henüz çok küçükken eve bir telefon almıştık. Telefonun bağlı olduğu cilalı çerçeveyi ve parlak ahizeyi asla unutamam. Saatlerce onun karşısına geçer ve seyrederdim. Hatta o derece ki, sayımız olan 105'i bir an bile aklımdan çıkaramıyordum, telefonla konuşacak yaşta değildim, zaten boyum da telefonun bulunduğu yere yetişemezdi. Fakat annem konuştuğu zaman, onun karşısına geçip hayranlıkla ona bakardım. Bir keresinde beni kucağına alıp ahizenin yanına kaldırdı ve beni babamla konuşturdu. Bu, bence unutulması çok güç bir olaydı. Sevinçten ve mutluluktan uçuyordum.
Zamanla, bu telefonun içinde canlı bir yaratık bulunduğunu, "Lütfen Danışma" olduğunu ve bu Bayanın ne sorulursa hemen cevap verdiğini öğrendim. Annem ona defalarca başkalarının telefon numaralarını sormuştu; bir iki kere de saatimiz durunca gene ondan sorup doğru saati öğrenmişti.
Telefondaki bu cinle konuşma fırsatını ilk olarak annemin yakın komşumuzu görmeye gittiği ve benim de evde yalnız bulunduğum bir gün elde ettim. Bahçede oynarken, kaza ile elimdeki çekici parmağıma indirmiştim, sancıdan kıvranırken, ansızın aklıma "Bayan Danışma" geldi. Koşa koşa içeri girdim ve ufacık iskemlenin üzerine çıkarak telefonun alıcısını kaldırdım. Alıcıdan acayip ürültüler geliyordu. Ağlar gibi bir sesle: "Danışma lütfen" dedim. Karşımda gayet tatlı bir Bayan vardı. Ben tekrar ağlayarak: "Parmağımı acıttım. Ne yapacağımı söyleyebilir misiniz?" diye sorunca, makinenin içindeki bayan bana: "Annen evde yok mu?" dedi.
"Hayır, evde hiç kimse yok."
"Parmağın kanıyor mu?"
"Hayır, çekiçle vurdum, şimdi acıdan kıvranıyorum."
"Buz dolabını açabilir misin?"
"Evet", diye cevap verince, Bayan Danışma sözlerine şöyle devam etti: "Peki, dolabı aç ve buzluktan ufak bir parça buz çıkararak acıyan yerin üzerine bastır. Dikkat et, yerleri kirletip buzları dökmeyesin. Biraz sonra sancın dinecek. Artık ağlama ve bir daha sefere daha dikkatli davran."
O günden sonra da en ufak bir bilgi için Bayan Danışmayı rahatsız ediyordum. O ise, en ufak bir hoşnutsuzluk göstermeksizin hemen bana yardım ediyordu. Coğrafya derslerinde, aritmetik problemlerinde hatta ve hatta parkta bulduğum sincabın beslenmesi için bana yardımcı olmuştu.
Bir gün çok sevdiğim kanaryamız Peter kafesinde ölü bulundu. Ağlayarak hemen telefona sarıldım ve Bayan Danışmaya büyük acımı bildirdim. O da, diğerleri gibi, basit sözlerle beni yatıştırmaya çalışıyordu. Halbuki ben ondan daha fazla anlayış bekliyordum. Peter gibi güzel öten bir kuşun ölümünün olmayacak bir şey olduğunu ona anlatmak istiyordum. Sonsuz acımı anlayan ve onu paylaşmaya çalışan Bayan Danışma bana şu öğütte bulundu: "Beni dinle Paul, haklısın böyle güzel öten bir kuş ölmemeliydi, fakat unutma ki, çok daha güzel bir dünyaya gidiyor ve orada da ötmesine devam edecek. Onun için artık üzülmen yersiz."
Başka bir gün de, telefondaki cinden bir kelimenin anlamını soracaktım. Tam alıcıyı kaldırıp, Bayan Danışmayı istemiştim ki, yavaşça odaya giren kız kardeşim, beni korkutmak için ansızın bağırdı. Birden yerimden sıçradım. Sıçramamla birlikte duvara çakılı telefon alıcısı da benimle yere düştü. Telefondan teller fırladı. Bayan Danışma'nın sesi hiç duyulmuyordu. Yarım saat sonra kapımız çalındı ve telefon tamircisi olduğunu söyleyen bir adam gelerek telefonumuzu hemen tamir etti. Bizdeki bu bozukluğu kendisine yine Bayan Danışma'nın bildirdiğini de sözlerine ekledi.
Dokuz yaşıma bastığım yıl, evimizi değiştirdik. Evle birlikte, o eski telefon alıcısını da değiştirip, daha modern bir alıcı satın aldık. Bu alıcıyı hiç sevmemiş ve Bayan Danışma'nın ancak o eski alıcıda bulunduğuna nedense inanmıştım. Yıllar geçip de delikanlılık çağına girince, bazen eski günleri düşünür ve telefondaki o bayanın saatlerce ufak bir çocukla uğraşmasını ve onun saçma isteklerini ve sorularını eksiksiz yerine getirmesini takdir ederdim.
Yıllar geçmiş, ben büyümüş ve kolej öğrenimini tamamlamıştım. Bir gün iş için uçakla seyahat ederken, küçüklüğümün geçtiği bu kasabaya yakın bir merkezde uçak değiştirmek zorunda kaldım. Alanda beklerken, kız kardeşime telefon edip konuştuk. Sonra nasıl oldu bilmem, birden aklıma çocukluk yıllarımın Bayan Danışmanı geldi. Hemen alıcıyı kaldırıp, aynı kasabanın Danışmasını istedim. Hayret, karşıma çıkan, daha doğrusu alıcının içinden gelen o tatlı ve yumuşak sesi hemen tanımıştım. Birden hiç düşünmeden: "Benim çok güzel bir kanaryam vardı. Öldü. Ne yapayım, bu acıya nasıl dayanayım?" diye sordum. Öbür taraftaki ses bir iki saniye sustuktan sonra: "Herhalde parmağın iyileşmiştir artık." dedi. Gülerek: "Demek hala siz burada çalışıyorsunuz. Yıllar ardına gidecek olursak, o çocukluk yıllarımda sizin bana neler verdiğinizi, bende ne gibi anlaşılması güç duygular uyandırdığınızı bir bilseniz." dedim.
"Aynı durum benim için de oldu. Siz de akıllı ve tatlı bir çocuk olmak sıfatıyla bana çok şeyler veriyordunuz. Benim kendi çocuğum olmadığı için, sizinle konuşmak, sizin o çocuksu ve saf acılarınız paylaşmak, size bazı alanlarda yardımcı olabilmek de benim için sonsuz bir zevkti."
"Yeniden buralara gelecek olursam sizi arayabilir miyim?" diye sordum. O ise gülerek: "Tabi, Bayan Sally'i istiyorum dersen, hemen beni bağlarlar," dedi. Bayan Sally! -Nedense bu isim bana acayip geliyordu. Bayan Danışma'nın bir ikinci ismi daha olamazdı. O, Bayan Danışma ve hep de öyle kalacaktı.
Bu olaydan üç ay sonra, yine o bölgeye işim düşmüştü. Hemen en yakın telefon kulübesine koşarak, Danışma'yı istedim ve oradan da bayan Sally ile görüşmek istediğimi söyledim. Bu seferki Bayan Danışma daha genç birine benziyordu. Biraz çekingen bir eda ile: "Siz bayan Sally'nin arkadaşı mısınız?" diye sordu. "Evet, çok yakın arkadaşı idim," deyince, üzgün bir sesle: "Maalesef, Bayan Sally beş hafta önce öldü. Uzun süreden beri hastaydı. Bir dakika, acaba isminiz Paul mu? Tamam size son bir haber bıraktı; eğer bir gün onu telefonla arayacak olursanız, size, "Başka bir Dünya daha vardır ve orada da şarkı söylenebilir" dememizi istedi.
Teşekkür ederek telefonu kaparken, Sally'nin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Yanağımdan aşağı süzülen gözyaşlarını silerken, Bayan Danışma'nın ruhuna Tanrı'dan rahmet diledim.
Tüylerim tiken tiken oldu beeeaaa :laugh: :laugh: :mecry: :mecry:
hobbit
03-23-2005, 12:42 AM
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın... "Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; "Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı... Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin. Kucaklamalı seni güvenli kolları, ...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı... En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz... Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli. Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin. Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi... Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş... Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş...>>
* * * * *>>
Böyle bir dostum var benim. Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim. Kuşağımın en iyisiydi hilafsız... Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu... Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu... Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük. Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk. Buluştuk geçenlerde... Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:>>
"- N'apıyorsun" diye sordum.>>
"- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum".>>
Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti. İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba? Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi... Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi... Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik. Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik. Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz...>>
"- İşte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce...">>
* * * * *>>
İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın... Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri... "Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız" diyebilmeli... Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz: "Bunu da aşacağız! İmza: Bir dost!..">>
huysuz
03-23-2005, 11:31 AM
sevgili saim ve meltem yazılarınızla bu topiğe ve siteye kattığınız güzelliklerden dolayı ikinizi de alnınızdan öpüyorum :wub:
sevgiyle kalın...
Teşekkür ederim... :blush: .iltifat ediyorsunuz canım modum...Yirim seni valla :hug:
beyazkartal
03-23-2005, 12:37 PM
>>>Sokakta yaşlı bir kadın ağır bir paket taşırken, bizler koşardık.
>>>"Bırak teyze, biz taşırız."
>>>Bütün kadınlar çocuklara güvenirdi.
>>>Bütün çocuklar, yaşlı kadınlara saygı sergisinde gezerdi sanki.
>>>Bahşiş verirlerdi kabul etmezdik.
>>>Alışverişe bakkala gönderirlerdi bizleri, kuruşuna kadar geri
verirdik.
>>>Saçlarımızı okşamanın gururu yeterdi bizlere.
>>>Politikacıların her şeye rağmen "bir insan yanı" vardı o zamanlar.
Ahşap
>>>evler vardı, yanardı.
>>>Biz kimsenin ömrünü yakmadık.
>>>Onlar bütün değerleri yakıp yıktılar.
>>>Şimdi ömrümüzü yakıyorlar.
>>>Şimdi sokaklarda yürüyen kadınlar, dört bir yanına bakıyor, çantasını
kim
>>>kapacak diye.
>>>Artık ne hak kaldı, ne hukuk
>>>Kimsenin kılı kıpırdamıyor.
>>>Kurulan düzen, meyvelerini veriyor.
>>>Şimdi sokak ortasında bir kadının ırzına geçilse, birileri sırasını
>>>bekliyor, diğerleri alkış tutuyor.
>>>Kalanlar da, "Bana ne kardeşim, kadın da öyle giyinmeseydi" diyor.
>>>Giderek, herkes birbirine benziyor,
>>>"Bu ülkenin politikacıları, toplumun en büyük ahlaksızlığıdır!"
>>>Bu toplum yalanı sevdi, yalancıyı.
>>>Kanunlara saygısız olanı, ikiyüzlüyü
>>>Bu toplumun infilak etmiş halidir sokaklar.
>> yüzden kadınlar yürüyemiyor, çocuklar tedirgin, zorbalık kapılara
>>>dayandı. Komşunun komşuya güveni kalmadı.
>>>Sokaklar tedirgin!
>>>Sokaklar kan kokuyor, cinayet kokuyor.
>>>Bu ülkenin namuslu çocukları, hala kendilerine güvenecek yaşlı
kadınlar
>>>arıyor.
>>>"Sen bırak teyze, biz taşırız" diye...
>>>Kadınlar, çocuklardan bile kaçıyor.
>>>Azar azar bir mezar kazılıyor ülkemize.
>>>Çocuklara bile güvenini yitirmiş bir ülkenin geleceği olduğunu mu
>>>sanıyorsunuz?
>>>Herkes kendi kirinden memnun.
>>>Bakıyorum da, toplumun alnı ak, yüreği bahtiyar!
>>>O yüzden kimse sifonu çekmiyor
hobbit
03-23-2005, 12:43 PM
yürekten alkışlıyorum seni Saim.. :icon_idea
philcollins
03-23-2005, 12:54 PM
yaa maalesef gerçekler bunlar ve gerçekler acı :sleep:
t n c r
03-23-2005, 02:38 PM
Ölmeyen Sevgi
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle
bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup
sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı.
Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan
kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram
buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret
kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor
gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "
Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini
göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya baslamıştı. Ne zaman onu düşünse,
onunla bulusacağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi
oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç
birsey kaybetmemişti.. Onları hiç birsey ayıramazdı... Ne hasret, ne
ayrılık, nede ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç
kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için
dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği
her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir
kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize
dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi
denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok
özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu
sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir
günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok
biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı
idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden
ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını
atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can
atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne
kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam.
Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar
geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı
masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz
vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler
gelmeye başladı. Hayır.. hayır..olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz
hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç
adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını
kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki
kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık
bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye
başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergün bu
sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak
gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine
gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...Hiç
olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç
adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki
kabristana doğru yürümeye başladı..
beyazkartal
03-23-2005, 04:25 PM
Michael herkesin imrendigi biriydi. Her zaman neseliydi ve çevresine hep
olumlu seyler söylerdi.Birisi ona nasil oldugunu sordugunda:
'Daha iyi olamazdim' diye yanitlardi.
Dogal bir motivatördü.
Eger çalisanlardan birisi isyerinde kötü bir gün geçirmisse,
Michael,
ona, durumun olumlu taraflarina bakmasini söylerdi. Michael'in bu tarzi beni çok meraklandirdi, ve birgün Michael'a gidip sordum;
'Anlamiyorum! Her zaman nasil bu kadar pozitif biri olabiliyorsun?
Bunu nasil yapiyorsun?
Michael yanitladi:'Her sabah kalktigimda kendime diyorum ki: 'Bu gün
iki seçenegin var: ya iyi bir ruh halinde olabilirsin ya da kötü bir
ruh halinde, seçimini yap. Ben de iyi bir ruh halinde olmayi tercih ediyorum. Kötü
bir sey oldugunda, ya kendimi kurban olarak görebilirim ya da bu durumdan
birsey ögrenebilirim. Ben de birsey ögrenmeyi tercih ediyorum. Ne zaman birisi bana derdini anlatsa, onu sadece dinleyebilir, ya da hayatin olumlu taraflarini gösterebilirim. Ben de ikincisini tercih ediyorum.
Itiraz ettim:'Hayir bu kadar da basit degil'.
'Evet bu kadar basit', Michael yanitladi ve devam etti: 'Yasam seçeneklerden
ibarettir. Gereksiz ayrintilari bir kenara biraktiginda her durumun bir seçenek oldugunu görürsün. Olaylara nasil tepki verecegini sen seçersin. Insanlarin
senin ruh halini nasil etkileyecegini kendin seçersin. Nasil bir ruh hali içinde olacagini kendin seçersin.
Hayatini nasil yasayacagin da senin seçimine baglidir'.
Michael'in söyledikleri üzerinde uzun uzun düsündüm. Bir süre sonra
kendi isime baslamak için isyerinden ayrildim..
Birbirimizle temasi kaybettik, fakat hayat hakkinda bir seçim
yapacagim sirada sik sik onu ve hayata bakis seklini düsündüm.
Bir kaç yil sonra, Michael'in ciddi bir is kazasi geçirdigini
duydum. 18 saatlik bir ameliyat ve yogun bakimdan sonra, Michael sirtina
yerlestirilmis demir çubuklarla hastaneden taburcu edilmisti.
Kazadan 6 ay sonra Michael'i gördüm.
Kendini nasil hissettigini sordugumda, 'daha iyi olamazdim, yara izlerimi
görmek ister miydin?' diye sakayla karisik yanitladi.
Teklifini reddettim, ama kaza esnasinda beyninden neler geçtigini
kendisine sordum.
Michael yanitladi 'Ilk aklima gelen sey yeni dogacak kizimin sagligi oldu.
Yerde yatarken iki seçenegim oldugunu düsündüm.. Ya yasayacaktim, ya da ölecek.
Ben yasamayi tercih ettim'.
'Korkmadin mi? Bilincini kaybetmedin mi?' diye sordum.
Michael yanitladi:'ilkyardim görevlileri bana sürekli düzelecegimi söylediler.
Fakat hastaneye getirildigimde, doktorlarin hemsirelerin
yüzlerindeki ifadeyi görünce gerçekten korktum. Gözleri adeta benim öldügümü
haykiriyordu. O anda bir seyler yapmam gerektigini anladim'.
'Ne yaptin?' diye sordum.
Michael yanitladi: 'iri cüsseli bir bayan hemsire bana sürekli sorular soruyordu.
Benim herhangi bir seye karsi alerjik olup olmadigi mi sordu.
'Evet, yerçekimine karsi alerjim var' diye bagirdim.
Gülüsmeleri üzerine onlara dedim ki; ben yasamayi seçiyorum. Beni
ölü biri gibi degil canli birisi gibi ameliyat edin!'.
Michael hem doktorlarinin yetenegi, hem de inanilmaz tavri sayesinde
yasamayi basardi. Her gün hayati dolu dolu yasamak için seçme hakkimiz oldugunu ondan ögrendim.
Yasama olan tavir ve bakis açimiz her seydir. 'Bu nedenle yarin için üzülmeyin,
birakin yarin kendisi için üzülsün. Her geçen günün kendine yetecek kadar derdi
vardir'.
Kaldi ki, bugün, dün KAYGILANDIĞINIZ YARINDIR.
Simdi iki seçeneginiz var.
1. BU YAZIYI UNUTMAK, ya da,
2. BU YAZIYI UMURSADIĞINIZ İNSANLARA ANLATMAK...
huysuz
03-30-2005, 11:54 AM
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine.
"Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"
"Bakin göstereyim" demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
"Buyurun" deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. "İste" demiş ermiş.
"Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır.
"Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."
huysuz
03-30-2005, 11:56 AM
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar:
"Eski gazeteniz var mı bayan?" Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı.
Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu... Erkek çocuğu bana döndü:
"Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu.
Zengin mi? "Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve:
"Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım" dedi.
Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bir eşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi.
Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi halâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur unutuveririm ne denli zengin olduğumu.
hobbit
03-30-2005, 05:29 PM
ya ben seni nedeyim..ne dıyeyım ne yapayım..gözümün nuru dostum .. :hug:
huysuz
03-30-2005, 06:08 PM
ya ben seni nedeyim..ne dıyeyım ne yapayım..gözümün nuru dostum .. :hug:
:hail:
Bayıra karşı yatır beni..... Tırmala beni kaşı beni...... Öp beniiiii :love6:
hobbit
03-31-2005, 01:17 AM
:hail:
Bayıra karşı yatır beni..... Tırmala beni kaşı beni...... Öp beniiiii :love6:
bak ya tereciye tere satmışın huysuzum.. :D
philcollins
03-31-2005, 10:39 AM
tncr, saim ve meltem inanın çok güzel hikayelerdi..
huysuz
03-31-2005, 10:41 AM
tncr, saim ve meltem inanın çok güzel hikayelerdi..
Sana inanıyorum..... :hail: :laugh:
hobbit
03-31-2005, 11:50 AM
tncr, saim ve meltem inanın çok güzel hikayelerdi..
ya benim ki ya benim ki... :mecry:
t n c r
03-31-2005, 12:03 PM
akrep ile yelkovan
Yelkovanın hızına yetişemiyor çokça zaman zavallı akrep. Yelkovan hızla koşup döne dursun çemberi, akrep bir arpa boyu yol alamıyor bu zaman yarışında. Ona hiçbir zaman yetişemeyeceğini anlayınca, iyice bir savsaklıyor akrep, kızdırıyor yelkovanı… Yelkovan bu, durmak nedir yorulmak nedir bilmez! İttirmeye başlıyor arkasından akrebi. Bir müddet sonra sırtlıyor onu. Taşıyor bir an için… O an, yelkovanla akrebin kucaklaşma anıdır işte… Birbirlerine muhtaçlıklarını, ayrı düştüklerinde yoksunluklarını ve aslında birbirlerini tamamladıklarını anladıkları an… Biri olmazsa diğerinin hiçbir anlam taşımayacağı gerçeğiyle yüzleştikleri an… Zaten doğru değil midir ki hep çalışan, mağrur yelkovandansa, yorgun, tembel, yavaş akrebin isminin daha bir sıklıkla zikredildiği? Birbirlerine bağlı olmasalar, kıskançlıktan birbirlerinin gözünü oyarlardı herhalde. Ama ne mutlu ki farkındalar; Akrep ölürse yelkovan da ölecek, yelkovan ölürse akrep de can verecek… Akreple yelkovanın aşksa aşkı; sadakatse sadakati; mecburiyetse mecburiyeti böyle bir şey işte… Doğru bir ifadeyle; “VARLIĞI YAKAN, YOKLUĞU YOK EDEN” bir bağlılık…
philcollins
03-31-2005, 12:07 PM
ya benim ki ya benim ki... :mecry:
sen yazı da mı yazıyon :D:D:D
huysuz
03-31-2005, 01:40 PM
sen yazı da mı yazıyon :D
Benden okumuş olma ama sanırım bir miktar :bash_1_: kızdı.... :icon10:
philcollins
03-31-2005, 01:50 PM
Benden okumuş olma ama sanırım bir miktar kızdı.... :icon10:
birsen aplam bana asla kızmaz :wub: o beni sever :bash_1_:
:561:
hobbit
03-31-2005, 01:56 PM
birsen aplam bana asla kızmaz :wub: o beni sever :bash_1_:
:561:
off topic olmayın reca edecemmmm...
huysuz
03-31-2005, 01:58 PM
off topic olmayın reca edecemmmm...
:hail: :hail: :hail:
philcollins
03-31-2005, 02:33 PM
off topic olmayın reca edecemmmm...
off topic olunmaz, yapılır :D:D:D allaaaaaaaaaaaaaaaaam :D
hobbit
03-31-2005, 02:41 PM
off topic olunmaz, yapılır allaaaaaaaaaaaaaaaaam :D
bacana tükürecem bak..kendin diyon kendin yapıyon yaaa :52:
huysuz
03-31-2005, 02:46 PM
bacana tükürecem bak..kendin diyon kendin yapıyon yaaa :52:
bacak ??????? annamadı ben :012: :012:
huysuz
04-10-2005, 03:14 PM
Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okudu:
“Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba harcıyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir neden yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana dek de feryat figan bağırıyor.” :scared: :52:
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sordu. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylediler.
Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırdılar. Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başladı.
Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıydı. :hug:
hobbit
04-10-2005, 11:35 PM
:hug: bebekler, cok seviyorum onları....
evet insan beyni insana değişik oyunlar oynayabilir..karşınızdaki kişinin olayı aktarış anlatış şekli sizi var olan gerceklikten uzaklaştırıp cok farklı düşünmenize ve yorumlamanıza sebep olabilir..bu cok güzel bir örnek olmuş Meltem.. :icon_idea
t n c r
04-11-2005, 04:15 PM
Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru
altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
- Teğmenim. Fırlayıp
arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..
Delirdin mi? der gibi baktı teğmen...
- Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla
ölmüştür bile.. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakın..
Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman.."
İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa
döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşınan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez,demiştim. Bu zaten ölmüş..
- Değdi teğmenim. dedi asker..
- Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına
ulaştığımda henüz sağdı..
Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim icin..
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum..
hobbit
04-11-2005, 04:21 PM
Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum..
tuncer, tuncer ,tuncer...ille de dostum herşeye rağmen kardeşim sırdaşım...seni seviyorum ben ..bilirim gelirsin..bilirsin gelirim...tüylerim diken diken inan
t n c r
04-11-2005, 04:33 PM
tuncer, tuncer ,tuncer...ille de dostum herşeye rağmen kardeşim sırdaşım...seni seviyorum ben ..bilirim gelirsin..bilirsin gelirim...tüylerim diken diken inan
en onemlısı de bu ıste gelmek ve gıtmek en zor anında her seye ragmen dostunun yanında olabılmek yanındaydım.. yanındayım.. ve herzaman olacagım ablacım..
hobbit
04-11-2005, 04:41 PM
en onemlısı de bu ıste gelmek ve gıtmek en zor anında her seye ragmen dostunun yanında olabılmek yanındaydım.. yanındayım.. ve herzaman olacagım ablacım..
şartların fiziksel olarak yanımda olmanı engelleyecek durumda olduğu halde bile düşündüğünü..kalbinin derinliklerinde benim icin sevinip benim icin üzüldüğünü biliyorum canım..merak etme hep yanyanayız...
hobbit
04-12-2005, 06:04 PM
Ahmet Altan'dan...
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün
haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün
miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.
Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman
gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu sinemaya
götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması
gerekiyordu sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası
gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna
eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim dedi sonra
düşündü; oh be kurtuldum en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu
haritayı akşama kadar düzeltemez.
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve
baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz dedi. Adam önce
inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve
bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk; "Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı" dedi...
İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN, DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ...
t n c r
04-12-2005, 06:07 PM
ınsan ınsan ınsan hersey bızlerde bıtıyor ıste
huysuz
04-12-2005, 06:58 PM
tuncer, tuncer ,tuncer...ille de dostum herşeye rağmen kardeşim sırdaşım...seni seviyorum ben ..bilirim gelirsin..bilirsin gelirim...tüylerim diken diken inan
Dikenlerim tüy tüy.... :laugh:
Ama geleceğim biliyorsun değil mi gülo .... :)
hobbit
04-12-2005, 07:08 PM
Dikenlerim tüy tüy.... :laugh:
Ama geleceğim biliyorsun değil mi gülo .... :)
hayırrrrrrrrrrrr..sora bir fosilin ameliyat oncesi davranışlarıyla ılgılı brifing veririsin siteye...gelmeeeeeeeeeeeee :scared:
fafatara53
04-12-2005, 07:08 PM
ahhh ati ahhhh.....
huysuz
04-12-2005, 07:20 PM
hayırrrrrrrrrrrr..sora bir fosilin ameliyat oncesi davranışlarıyla ılgılı brifing veririsin siteye...gelmeeeeeeeeeeeee :scared:
Neden geleceğim sanıyorsun ki..... :icon10:
Tamamen bilgi amaçlı geleceğim.Yoksa sana manevi destek olmak için mi geleceğim sanıyorsun, seni çok sevdiğim için mi sanıyorsun... :icon12:
Ha hah ha aldanıyorsun be güzelim :scared:
hobbit
04-14-2005, 04:14 PM
ahhh ati ahhhh.....
her bi tarafı çınlasın inşallah...çok özledim çok...
t n c r
04-14-2005, 04:22 PM
her bi tarafı çınlasın inşallah...çok özledim çok...
o nasıl soz kıs oyle her bıtarafı cınlasın ohaa falan oldum yanıı :)
hobbit
04-20-2005, 05:18 PM
Muzayede
> > > Cok insanin hayal edemeyecegi kadar zengin.
> > > Ulkenin en guzel sehirlerinin en guzide semtlerindeki dairelerinin
> >Sayisini bile bilmiyordu.
> > > Ayrica, iyi bir antika meraklisiydi. Elinde tuttugu zengin
> >koleksiyonun degeri de tahminleri zorluyordu.
> > > Ciftlikleri ve arabalari da vardi tabii. İslettigi magazalarda
> >binlerce insan calisiyordu.
> > > Herkes, 'Keske onun yerinde ben olsam!' diye dusunuyordu. Gelin
> > > gorun ki o, bulundugu yerden hic memnun degildi. Her seye sahip
> >Oldugu dogruydu.
> > > Ancak, icinde bir yerde derin bir bosluk, doyurulmaz bir aclikla
> >kivraniyordu.
> > > Kendisine 'Baba!' diye sarilacak bir cocugu yoktu. Yillardir
> > > esiyle birlikte bu yanlizligi, bu eksikligi icten ice >
> >hissetmislerdi. Ama umutla dua etmeye, sabirla beklemeye devam
> >ediyorlardi.
> > > Esi, ayni zamanda bir ressamdi. Kadin hayal ettigi bebekleri,
> >cocuklari buyuk bir ustalikla yagli boya tablolara ciziyordu. Ancak
> >resimleri hep kendine sakliyor, sergiliyordu. Resmini yaptigi
> >bebekleri, cocuklari kendi cocuklari gibi seviyordu.
> > > Haliyle, cocuklarini parayla bir baskasina satmak aklinin ucundan
> >gecmezdi.
> > > Sonunda ihtiyarlik gunleri gelip catti. Artik cocuk sahibi olma
> >hayalleri bitmisti.
> > > Fakat beklenmedik bir sey geldi baslarina. Agir bir trafik kazasi
> >gecirdiler. Adam hafif yarali olarak kurtuldu. Ancak karisi ciddi bir
> >beyin hasari ile yogun bakimda yatti aylarca.
> > > Adam karisinin sagligi icin servetinin onemli bir kismini harcadi.
> >Derken, doktorlar karisinin kismen iyilestigini soylediler. Kadin eve
> >dondu.Ama artik eskisi gibi degildi.
> > > Adeta bir cocuk gibi yasiyordu. Karisinin gundelik islerini
> >yapabilmesi İcin bir bakici hanim calisiyordu yanlarinda. Kocasini
savasta
> >kaybetmis genc hanimi adam ve esi evlatlari gibi sevdiler. Eve biraz
olsun
> >cocuk civiltisi getiren iki kucuk cocugunu da torunlari bildiler.
> > > Bu arada evin hanimi eskiden oldugu gibi resimler yapmaya calisti.
> >Beklenecegi gibi tablolari eskisi kadar basarili degildi. Yine de
> >Kadinin eski gunlerdeki gibi mutlu olmasina yardimci oluyordu.
> > > Yillar hizla akti. Kadin bir gun beyin sorunlari nedeniyle oldu.
> >Adam, bakici hanim ve iki yetimini degerli hediyelerle evlerine
> >gonderdi. Cok gecmeden adam da kalp krizi gecirerek hayata veda etti.
> > > Boylece hayalleri susleyen o koca servet sahipsiz kaldi. İlk
> > > olarak
> >Paha bicilmez antikalar buyuk bir muzayedede satisa sunuldu. İlk
> >parca adamin esinin beyin ozurluyken yaptigi bir tabloydu. Bir
> >ozurlunun umutlarini doktugu, ruhunu ortaya koydugu bu mutevazi
> >tabloya kimse donup bakmadi bile. Herkes az sonra onlerine gelecek
> >paha bicilmez antikalari bekliyordu. Saticinin 'Artiran var mi?' diye
> >bagirisina salondan tek
cevap
> >gelmiyordu.
> > > Muzayede salonundaki sessizligi, muzayedeye ilk defa gelen bakici
> >kadinin sesi bozdu.
> > > Annesi gibi sevdigi bir kadinin cocuklari gibi sevdigi tablosuna
> >muzayede salonunda pek alisik olunmayan bir teklifle musteri oldu: >
> > > 'Bes dolar!'diye bagirdi acemice.
> > > Daha fazlasi yoktu cebinde. Umutla bir baskasinin kendi teklifini
> >artirmasini bekledi.
> > > Sessizlik yine bozulmadi. Muzayede yoneticisinin 'Satiyorum.
> > > Satiyorum..Saaaaat...tim.' demesiyle tablo sadece 5 dolara kadinin
oldu.
> > > Muzayede yoneticisi satilan tabloyu bir kenara koymak yerine
> >cercevenin Arka yuzunu herkesin gorebilecegi bicimde yukari kaldirdi.
> >Tablonun arkasinda katlanmis kucuk bir kagit parcasi vardi. Yine
> >Herkesin gozleri onunde kagidi aldi ve acti.
> > > Ozenli bir el yazisiyla yazilmis notlara goz gezdirdikten sonra
> >Kalabaliga dondu: 'Bayanlar ve baylar; muzayede bitmittir!'
> > > Sonra kagit uzerindeki notu seslice okudu:
> > > 'Kim esimin bu mutevazi emegine deger vererek bu tabloyu satin
> >almissa, esime verdigim degerden cok daha azini hak eden servetim de
> >onundur.'
> > > Ailemizde birbirimiz icin yaptigimiz her isin ardinda boyle bir
> > > not
> >Olmali mi dersiniz?
> > > 'Karimin benim icin yaptigi her sey benim deger verdiklerimden cok
> >daha degerlidir' gibi.
> > > Kocamin benim icin yaptiklari onun sahip olduklarindan cok daha
> > > paha
> >bicilmezdir' gibi.
> > > Ve cocuklarizin bizim icin sevgiyle yaptiklari, kendi ruhlarini
> >tasirip Da ortaya koyduklari guzel seylerin ardinda yazili bu notu
> >okuyabiliyor muyuz?
> > > Dunya belki de bir acik artirma salonudur. Gordugumuz her seye
> >birileri Bir paha bicer. Sirf baskalarinin bictigi degerler uzerine
> >yeni degerler Eklemek icin omrumuzu bizim icin en degerli olanlari
> >unutarak, hatta bazen Kirarak tuketiyor olabiliriz.
> > > Sevimli bir cocugun babasi ve annesi olmanin degeri borsalarda
> >olculemiyor.
> > > Fedakar ve sadik bir esin bizim icin yaptiklarini hicbir insan
> >Kaynaklari uzmani hesaplayamiyor.
> > > Oysa, hepsi antika..
> > > Kimsenin gormedigi, kimsenin fark etmedigi kadar ozel ve guzel
degerler.
> > > 'Muzayede' bitmeden birbirimize ziyadesiyle deger verelim. Olur
> > > mu...? Sevgiyle kalin...:) Bazi arkadaslariniz zaaflarinizi
> > > ogrenmeye calisir, bulur ve
> >kullanir.. Bazi arkadaslariniz da zevklerinizi tespit eder,onlara
> >hitap etmeye ugrasir.
> > > Bazi arkadaslariniz zayifliklarinizi gorur basiniza vurur....
> >Bazi arkadaslariniz da zayifliklarinizi bilir, ortmeye calisir..
> > > Bazi arkadaslariniz hazlarinizi kullanarak, sizden menfaat
> > > bekler..
> >Bazi arkadaslariniz da hazlarinizi ogrenerek sizi memnun etmeye
> >kalkisir.
> > > Bazi arkadaslariniz ayaginiz tasa degdiginde sizi terk eder..
> >Bazi arkadaslariniz da ayaginiza diken batsa yureginden kan damlar..
> > > Bazi arkadaslariniz cebinize yakindir..
> > > Bazi arkadaslariniz da yureginize..
> > > Bazi arkadaslariniz sizi ortak oldugunuz her amacta ikinci gormek
> >ister.. Bazi arkadaslariniz ise omuzlarina cikarir, ikinciniz
> >olmaktan
seref duyar..
> > > Bazi arkadaslariniz sikintiniz sorununuz olmadiginda
> > > yaninizdadir.
> >Bazi arkadaslariniz sikintilarinizi paylasmaya kosar.
> > > Bazi arkadaslarinizla sofrayi paylasirsiniz..
> > > Bazi arkadaslarinizla kavgayi..
> > > Birinciler arkadastir, ikinciler ise dost..
> > > Ve bilir misiniz, her zaman birincileri tercih eder, ikincileri
asagilariz..
> > > Ve bilir misiniz, o yuzden hakiki dostluk yok denecek kadar az
> >olur....
> >
>
huysuz
05-23-2005, 11:39 AM
Delikanlı alaca karanlıkta yürürken, yumuşak bir şeye çarptığını fark etti. Eğildi baktı. Aman Allah’ım!... Ayaklarının arasında, bir kalp duruyordu. Tıpkı resimlerdeki gibi, diri ve kanlıydı. Onu büyülenmişçesine avuçlarına aldığında, dehşetten çıldıracaktı. Kalp tıp tıp atıyordu ve sımsıcaktı.
Delikanlı, sanki ellerine yapışıp bir başka uzvu haline geliveren kalpten kurtulmak istiyor, fakat ne olduğunu bilmediği, kestiremediği duygular tarafından engelleniyordu. Bir müddet sonra sakinleştiğinde, onun sahibini bulmak için en yakındaki evin kapısını çaldı ve zincir aralığından bakan genç kıza : "Bu kalp sizin mi?" diye sordu. Biraz önce buldum onu.
Kız, mahcup bir ifadeyle; "Ben kalbimi, üç ay önce rastladığım bir vefasıza kaptırdım" dedi. "Yandaki eve sorun, onların olabilir."
Kızın gösterdiği ev, göz kamaştırıcı bir villaydı. Kapıyı açan hizmetkarlar, onu üst kata çıkartarak evin beyine götürdüler. Delikanlı, yumuşacık halıların üzerine damlayan kanları ayağıyla örtmeye çalışırken; "Bu kalp sizin mi acaba? " diye sordu. "Hala atıyor da....."
Beyefendi, ışıl ışıl parıldayan kristal kadehinden höpürtülü bir yudum çekerek; "Ben kalbimi dünyaya sattım, canikom" diye sırıttı. "Komşu evde bir yaşlı bir ihtiyar var, belki o bilir sahibini...."
Delikanlı, hızla soğumaya başlayan ve atışları gittikçe yavaşlayan kalbi bitişik kulübedeki yaşlı ihtiyara koşturarak; "Bu sizin mi?" diye sordu. "Çabuk olun, neredeyse duracak."
Yaşlı adam, okumakta olduğu Kutsal kitabi yavaşça kapatırken; "Ben kalbimi, her şeyimle Allah'a verdim evlat" diye gülümsedi.
"Elindekinin sahibini, neden gidip anne ve babana sormuyorsun ?"
"Her ikisi de yaşlanıp bunadı." diye söylendi genç... "Bir bebek gibi alaka görmek istediklerinden, üç gün önce kavga edip onları terk ettim."
ihtiyar adam, büyük bir üzüntüyle ; "Terk ettin ha..! " diye mırıldandı.
"Terk ettin demek....."
Delikanlı, söylenenlere karşı kayıtsız görünüyordu. Oysa ki yaşlı adam, beklediği cevabi çoktan almıştı. Delikanlıya doğru emin adımlarla ilerledi ve iki eliyle kavradığı delikanlının gömleğini bir hamlede yırtarak göğsünü açıverdi. Delikanlının sol göğsünde, avuçlarında tuttuğu kalp büyüklüğünde kanlı bir boşluk vardı.
huysuz
05-23-2005, 11:42 AM
Günlerden bir gün Kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş. Ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş:
-Ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.
Adam:
-Olmaz alamam... Sen bir kuşsun hiç bir kuş adama aşık olur mu?... demiş.
Kırlangıç tekrar:
-Lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canında sıkılmaz birlikte yaşar gideriz… demiş.
Adam yine:
-Olmaz alamam... Git başımdan, diye cevap vermiş.
Üçüncü ve son defa kus adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:
-Lütfen beni içeri al.. Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yasayabilirim, sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri alda burada kalayım. Birlikte yemek yer omuzuna konar, seni neşelendirir, sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın, der...
Adam ona:
-Git derhal başımdan!... Ben yalnız kalırım demiş ve kuşu kovmuş...
Kırlangıçta bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş..
Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine "Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık demiş ve çok pişman olmuş, pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Kendi kendine nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir bende onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim, demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlarda gelmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna... Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona söyle demiş:
-Kırlangıçların ömrü 6 aydır . . .
***
Dikkatli olun...
Farkında olun...
Kendinize bir sorun...
Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?
Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar size sunulan bir dostluğu?
Hayatta bazı fırsatlar vardır ki, sadece bir kez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
Ve asla geri gelmezler....
hobbit
05-23-2005, 12:51 PM
hep derim ;sanırım her zaman da diyeceğim ..bu konuda çok ama çok şanslıyım..samimiyetle gelen herkese kapım açık...bu şekilde gittiğim ve geri ceviren herkesin de canı sağolsun..
saydam
05-23-2005, 01:21 PM
yaw zaten daalmış durumdayım sizde boş durmayın daha cok dagıtın tamam mı huysuzum ,hobitim :)
huysuz
05-23-2005, 01:28 PM
yaw zaten daalmış durumdayım sizde boş durmayın daha cok dagıtın tamam mı huysuzum ,hobitim :)
Oluuyyyyyyyyyyyyy :52:
huysuz
05-23-2005, 01:30 PM
hep derim ;sanırım her zaman da diyeceğim ..bu konuda çok ama çok şanslıyım..samimiyetle gelen herkese kapım açık...bu şekilde gittiğim ve geri ceviren herkesin de canı sağolsun..
Açtım kollarımı nan sanaaaa...Dellllllllll :samurai:
hobbit
05-28-2005, 02:55 PM
Dikkatli olun...
Farkında olun...
Kendinize bir sorun...
Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?
Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar size sunulan bir dostluğu?
Hayatta bazı fırsatlar vardır ki, sadece bir kez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
Ve asla geri gelmezler....
melt seni özledim ya...
msinanh
05-28-2005, 08:10 PM
Hayatta bazı fırsatlar vardır ki, sadece bir kez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
hayatta insanın önüne 3 fırsat çıkarmış...
1. zekasını göstermek için...
2. dikkatli olması gerektiğini göstermek için...
3. aptallığını göstermek için...
huysuz
06-01-2005, 11:03 AM
Dikkatli olun...
Farkında olun...
Kendinize bir sorun...
Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?
Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar size sunulan bir dostluğu?
Hayatta bazı fırsatlar vardır ki, sadece bir kez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
Ve asla geri gelmezler....
melt seni özledim ya...
KIRMIZI ARABA
Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu. Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk.
Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu:
“Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.
Gayle’i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm. Yanına da bir not iliştirilmişti:
"Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir."
Hemen Gayle’in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp , verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle’e almalıydım.
Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim. Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim. Dükkan sahibi dört haftadır her gün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.
Ardından da gözlerimin içine bakarak:
"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı? "diye sordu.
Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti. "İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi. Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.
Ertesi günü Gayle’i ziyarete gittiğimde gözleri ışıl ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla: "Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !"
Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:
"Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisini de, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gayle’de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma"
Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan.
Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.
huysuz
06-01-2005, 11:04 AM
KİŞİLİK
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
"Bakın" diyor.
"Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".
Bir (0) daha...
"Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
Yetenek... disiplin... sevgi...
Eklenen her yeni (0)' ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca...
Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor.
Geriye bir sürü sıfır kalıyor.
Ve Hoca yorumu patlatıyor:
"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
msinanh
06-01-2005, 12:14 PM
KİŞİLİK
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
"Bakın" diyor.
"Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".
Bir (0) daha...
"Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
Yetenek... disiplin... sevgi...
Eklenen her yeni (0)' ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca...
Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor.
Geriye bir sürü sıfır kalıyor.
Ve Hoca yorumu patlatıyor:
"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
bende bir sürü var...
kişilikten ziyade önemli olan benliğimizdir...
bence...
huysuz
06-05-2005, 02:36 PM
YAŞ 5 Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.
YAŞ 7 Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.
YAŞ 12 Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak olduğunu öğrendim.
YAŞ 13 Annemle babamın elele tutusmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.
YAŞ 15 Bazan hayvanların kalbimi insanlardan daha fazla ısıttığını öğrendim.
YAŞ 18 İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ıstırap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.
YAŞ 24 Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.
YAŞ 33 Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim.
YAŞ 36 Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.
YAŞ 38 Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından anlayabileceğimi öğrendim.
YAŞ 41 Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim.
YAŞ 44 Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim..
YAŞ 46 Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.
YAŞ 49 Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.
YAŞ 50 Sevgi, evde üretilmemişse, başka yerde öğrenmenin çok güç olabileceğini öğrendim.
YAŞ 53 İnsanların bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.
YAŞ 55 Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 64 Mutluluğun parfum gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim.
YAŞ 70 İyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.
YAŞ 82 Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına basağrısı olmamam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 90 Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.
YAŞ 95 Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim.
"Dün sabaha karşı kendimle konuştum.Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum"
huysuz
06-07-2005, 11:11 AM
Evvel zaman içinde düşlerinin kadınıyla evlenmiş iri yarı bir adam varmış. Aralarındaki büyük sevgiden güzel küçük bir kız meydana gelmiş.
Küçük kız büyürken iri yarı adam ona sarılıp
"Seni seviyorum küçük kız" dermiş.
Küçük kız hemen öfkelenir ve
"Ben artık küçük bir kız değilim" diye yanıt verirmiş . O zaman iri adam güler ve
"Ama sen hep benim güzel küçük kızım olarak kalacaksın" şeklinde konuşurmuş . Artık küçük kız olmayan küçük kız günün birinde evden ayrılmış ve kendisini bekleyen dünyaya adım atmış. Kendisiyle birlikte
"İri yarı adamı da daha yakından tanımaya başlamış. O adamın en güçlü yönlerinden biri ailesine olan sevgisini dile getirirmiş. Küçük kız dünyanın neresine giderse gitsin, iri yarı adam onu telefonla arar ve
"Seni seviyorum küçük kız" dermiş. Bir gün artık küçük olmayan küçük kız bir telefon almış. İri yarı adam hastaymış. Bir kalp krizi geçirmiş. Konuşamıyor, gülümseyemiyor, yürüyemiyor sarılamıyor ve artık küçük kız olmayan kızına "Seni seviyorum diyemiyormuş"
Koşmuş babasının yanına ve küçük kız yapacağı tek şeyi yapmış. İriyarı adamın yattığı yatağa oturmuş ve babasının artık hiçbir işe yaramayan omuzlarına sarılmış. Başını babasının göğsüne yaslayıp düşünmeye başlamış. İri yarı adamın her zaman kendisini nasıl koruduğunu, nasıl şefkat gösterdiğini düşünmüş. Kendisini rahatlatan sevgi sözcüklerini artık hiçbir zaman işitmeyeceğini anlamış. Sonra iri yarı adamın yüreğinin sesini duymuş.
İri yarı adamın kalbi aralıksız atıyormuş, tüm bedeni artık işe yaramasa da. Ve o an sihirli bir şey olmuş işitmek istediği sesi duymuş. Ta derinden babasının kalbinden gelen.
"Seni seviyorum küçük kız, seni seviyorum".
huysuz
06-07-2005, 11:13 AM
Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp
hızla atıldı çapariye
önce müthiş bir acı duydu dudağında
gümbür gümbür oldu yüreği
sonra hızla çekildi yukarıya...
Aslında hep merak etmişti
denizlerin üstünü
neye benzerdi acep gökyüzü.
Bir yanda büyük bir merak
bir yanda ölüm korkusu.
"Dudağı yarıklar " denir,
şanslıdır onlar, hani
görüp de gökyüzünü , insanı
oltadan son anda kurtulanlar.
Ne çare balıkçının parmakları
hoyratça kavradı onu
küçük istavrit anladı yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği.
Oysa, şimdi yüzerken
küçücük yeşil leğende,
ansız uzanıvermiş dostlarına
değiyordu minik yüzgeci.
İnsanlar gelip geçtiler önünden
bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
yavaşça karardı dünya,
başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.
İşte tam o anda eğilip aldım onu.
Yürüdüm deniz kenarına
bir öpücük kondurdum başına,
iki damla gözyaşından ibaret sade
bir törenle, saldım denizin sularına.
Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı.
Gitti tüm kederimi söküp atarak,
teşekkürü de ihmal etmemişti.
Bir kaç değerli pulunu
Elime, avuçlarıma bırakarak.
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu niye?
" Bir gün dedim, bulursam kendimi
yeşil leğendeki
küçük istavrit kadar çaresiz,
Son ana kadar
hep bir umudum olsun diye... "
Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp
hızla atıldı çapariye
önce müthiş bir acı duydu dudağında
gümbür gümbür oldu yüreği
sonra hızla çekildi yukarıya...
Aslında hep merak etmişti
denizlerin üstünü
neye benzerdi acep gökyüzü.
Bir yanda büyük bir merak
bir yanda ölüm korkusu.
"Dudağı yarıklar " denir,
şanslıdır onlar, hani
görüp de gökyüzünü , insanı
oltadan son anda kurtulanlar.
Ne çare balıkçının parmakları
hoyratça kavradı onu
küçük istavrit anladı yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği.
Oysa, şimdi yüzerken
küçücük yeşil leğende,
ansız uzanıvermiş dostlarına
değiyordu minik yüzgeci.
İnsanlar gelip geçtiler önünden
bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
yavaşça karardı dünya,
başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.
İşte tam o anda eğilip aldım onu.
Yürüdüm deniz kenarına
bir öpücük kondurdum başına,
iki damla gözyaşından ibaret sade
bir törenle, saldım denizin sularına.
Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı.
Gitti tüm kederimi söküp atarak,
teşekkürü de ihmal etmemişti.
Bir kaç değerli pulunu
Elime, avuçlarıma bırakarak.
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu niye?
" Bir gün dedim, bulursam kendimi
yeşil leğendeki
küçük istavrit kadar çaresiz,
Son ana kadar
hep bir umudum olsun diye... "
huysuz
06-07-2005, 08:25 PM
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi..
Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya
başladılar..
Adam çok susamıştı. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular..
Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onlara karşılayan beyazlar içinde bir kadın..
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:"Affedersiniz.... Burası neresi?
Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim"
Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi
"Peki bana biraz su verebilir misiniz? Gerçekten çok susadım"....
Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin... içeride dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....."
Böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü.
Ama kadın onu birden durdurdu: "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..."
Bunun üzerine adam bir an durdu.. düşündü.. ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular....
Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı...
Adam sordu:"Affedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz??"
Dede "içeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..."
Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?"
Dede " Tabii..."dedi... "çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase
bulacaksın..."
Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu..
Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler....
Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu: "Su için çok teşekkür ederim... Peki burası neresi..?"
Dede "Burası cennet" dedi..
Bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu
söylediler..."
Dede "bu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi... " ama orası Cehennem.."
Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??"
Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz.....çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennetten uzak tutuyorlar....."
huysuz
08-20-2005, 03:33 PM
New York'ta yaşayan bir öğretmen, Lise son sınıftaki öğrencilerinin
"diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya
karar vermiştir. California'dan, Helice Bridges tarafından geliştirilmiş
süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırır.
İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel ne kadar özel
olduklarını belirtir. Sonra her birine üzerinde altın harflerle
"Siz çok önemlisiniz"
yazılı birer mavi kurdele verir. Daha sonra kabul görmenin toplum
üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına
bir proje yaptırmaya karar verir.Her bir öğrencisine üçer tane daha
kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini
ister. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi
onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi
vereceklerdir.
Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine
yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini
onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından,
iki tane daha kurdele vermiş ve;
"Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini
bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin.
Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler.
Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.
O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye
karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun "iş dünyasında bir deha
olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi
kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına
dönen patron;
" Tabi ki " şeklinde cevap verdi.Yönetici mavi kurdeleyi, patronun
tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de;
"Bana bir iyilik yapar mısınız?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak
istediğiniz birine verir misiniz?...Bunu bana veren çocuk, okulda bir
proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi
gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini
belirleyeceklermiş..." dedi...
O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına
oturdu. "Bugün inanılmaz bir şey oldu" dedi. "Ofisteydim. Üst düzey
yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip,
"iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için" göğsüme bu kurdeleyi
iliştirdi... Bir hayal etmeye çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor..
"Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.
Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı
istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi
onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin...
Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor.
Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın
notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp
çağırıyorum... Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için
ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de
benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun.
"Seni seviyorum" diye devam etti...
Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başlamıştı... Bütün vücudu titriyordu...
Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde babasına baktı, ve:
"Yarın intihar edecektim baba" dedi... "Baba, ben senin... çünkü ben
senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum...
Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatını
kurtardın!..."
Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu
sakın unutmayın...
hobbit
08-22-2005, 12:03 AM
Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu
sakın unutmayın...
bunu unutmuyorum...onları unutursam ..kendıme ne faydam olur kı..sevdiğim ınsanlara yakın olamadıktan sora onlara sevdıgımı soyleyemedıkten bunu hıssettıremedıkten sora varlıgımdan nasıl hoşnut olabılırım kı...
huysuz
08-24-2005, 03:00 PM
Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
"İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."
Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
"Benim ikizler acıkmıştır."
Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.
Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.
Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..
"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."
"Kim bu adam?" diye sordum.
"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."
Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.
"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.
"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
bugün pasta gibi ekmek vereceğim."
Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"
Cüneyd Süavi
huysuz
08-24-2005, 03:01 PM
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...
huysuz
08-25-2005, 03:41 PM
Bir kadin evinden çikti , evinin önünde beyaz, uzun sakallari olan 3 yasli adam gördü. Onlara: "Sizi tanimiyorum ama aç olmalisiniz. Lütfen evime buyurun ve birseyler yiyin." dedi. "Kocaniz evde mi?", diye sordular. "Hayir", dedi,kadin. "Disarda." "O zaman giremeyiz", dediler. Aksamleyin kocasi eve geldiginde kadin olanlari ona anlatti. Kocasi:"Onlara eve geldigimi söyle ve onlari eve davet et", dedi. Kadin disari çikti ve yasli adamlari davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler.
Kadin: "Neden?" dedi. Yasli adamlardan biri cevap verdi:"Onun adi 'Zenginliktir", dedi, arkadaslarindan birini göstererek. Ve bir digerini göstererek "Onun da adi 'Basari'dir, ve ben de 'Sevgiyim." Ve ekledi:"simdi esinle konus ve hangimizi evinize davet edeceginize karar verin", dedi. Kadin eve girdi ve olanlari kocasana anlatti. Kocasi çok sevindi. "Ne kadar harika", dedi. "Zenginligi davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun", dedi. Kadin:" Neden basariyi davet etmiyoruz? dedi. O sirada onlari dinlemekte olan kizlari:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?", diye sordu.
"O zaman evimiz sevgiyle dolar." Adam:"Bence kizimizin tavsiyesine uyalim", dedi. "Disari çik ve Sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun", dedi. Kadin disari çikti ve Sevgiyi seçtiklerini söyledi ve Sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalkti ve eve dogru yürümeye basladi. Diger iki arkadasi da kalkti ve onu takip ettiler. Kadin büyük bir saskinlikla:"Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" , diye sordu. Yasli adam cevap verdi:"Eger siz Zenginlik veya Basariyi davet etmis olsaydiniz, diger ikimiz kalacaktik, ama siz beni(Sevgiyi) davet ettiginiz için, Ben nereye gidersem, Basari ve Zenginlik de benimle gelir." Her nerede sevgi varsa, basari ve zenginlik de vardir.
hobbit
08-25-2005, 04:20 PM
Bir kadin evinden çikti , evinin önünde beyaz, uzun sakallari olan 3 yasli adam gördü. Onlara: "Sizi tanimiyorum ama aç olmalisiniz. Lütfen evime buyurun ve birseyler yiyin." dedi. "Kocaniz evde mi?", diye sordular. "Hayir", dedi,kadin. "Disarda." "O zaman giremeyiz", dediler. Aksamleyin kocasi eve geldiginde kadin olanlari ona anlatti. Kocasi:"Onlara eve geldigimi söyle ve onlari eve davet et", dedi. Kadin disari çikti ve yasli adamlari davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler.
Kadin: "Neden?" dedi. Yasli adamlardan biri cevap verdi:"Onun adi 'Zenginliktir", dedi, arkadaslarindan birini göstererek. Ve bir digerini göstererek "Onun da adi 'Basari'dir, ve ben de 'Sevgiyim." Ve ekledi:"simdi esinle konus ve hangimizi evinize davet edeceginize karar verin", dedi. Kadin eve girdi ve olanlari kocasana anlatti. Kocasi çok sevindi. "Ne kadar harika", dedi. "Zenginligi davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun", dedi. Kadin:" Neden basariyi davet etmiyoruz? dedi. O sirada onlari dinlemekte olan kizlari:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?", diye sordu.
"O zaman evimiz sevgiyle dolar." Adam:"Bence kizimizin tavsiyesine uyalim", dedi. "Disari çik ve Sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun", dedi. Kadin disari çikti ve Sevgiyi seçtiklerini söyledi ve Sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalkti ve eve dogru yürümeye basladi. Diger iki arkadasi da kalkti ve onu takip ettiler. Kadin büyük bir saskinlikla:"Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" , diye sordu. Yasli adam cevap verdi:"Eger siz Zenginlik veya Basariyi davet etmis olsaydiniz, diger ikimiz kalacaktik, ama siz beni(Sevgiyi) davet ettiginiz için, Ben nereye gidersem, Basari ve Zenginlik de benimle gelir." Her nerede sevgi varsa, basari ve zenginlik de vardir.
:o
ıyyyyyyyyyyyy kirpi gibi oldum yineee....cok guzeldii...
Şovalye
08-25-2005, 04:28 PM
Bir kadin evinden çikti , evinin önünde beyaz, uzun sakallari olan 3 yasli adam gördü. Onlara: "Sizi tanimiyorum ama aç olmalisiniz. Lütfen evime buyurun ve birseyler yiyin." dedi. "Kocaniz evde mi?", diye sordular. "Hayir", dedi,kadin. "Disarda." "O zaman giremeyiz", dediler. Aksamleyin kocasi eve geldiginde kadin olanlari ona anlatti. Kocasi:"Onlara eve geldigimi söyle ve onlari eve davet et", dedi. Kadin disari çikti ve yasli adamlari davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler.
Kadin: "Neden?" dedi. Yasli adamlardan biri cevap verdi:"Onun adi 'Zenginliktir", dedi, arkadaslarindan birini göstererek. Ve bir digerini göstererek "Onun da adi 'Basari'dir, ve ben de 'Sevgiyim." Ve ekledi:"simdi esinle konus ve hangimizi evinize davet edeceginize karar verin", dedi. Kadin eve girdi ve olanlari kocasana anlatti. Kocasi çok sevindi. "Ne kadar harika", dedi. "Zenginligi davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun", dedi. Kadin:" Neden basariyi davet etmiyoruz? dedi. O sirada onlari dinlemekte olan kizlari:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?", diye sordu.
"O zaman evimiz sevgiyle dolar." Adam:"Bence kizimizin tavsiyesine uyalim", dedi. "Disari çik ve Sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun", dedi. Kadin disari çikti ve Sevgiyi seçtiklerini söyledi ve Sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalkti ve eve dogru yürümeye basladi. Diger iki arkadasi da kalkti ve onu takip ettiler. Kadin büyük bir saskinlikla:"Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" , diye sordu. Yasli adam cevap verdi:"Eger siz Zenginlik veya Basariyi davet etmis olsaydiniz, diger ikimiz kalacaktik, ama siz beni(Sevgiyi) davet ettiginiz için, Ben nereye gidersem, Basari ve Zenginlik de benimle gelir." Her nerede sevgi varsa, basari ve zenginlik de vardir.
apla sen ne yaptınyaaaaaaa...
süper bir yazı idi...çok teşekkürler...:) :) :)
shadowmodified
08-25-2005, 04:28 PM
harbi iyi hikayeymiş....
huysuz
08-25-2005, 08:13 PM
Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip
utangaç bir tavırla rektör'ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından
fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?
Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..
Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı...
Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..
Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.
Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce
bir kazada kabetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.
Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam"
dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için
bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."
"Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard'a
bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu
biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
fazlasına çıktı..."
Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite
inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"
Rektör'ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya,
Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için
onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.
Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.
=========
Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara
yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...
huysuz
08-26-2005, 01:54 PM
"Bencil "yalnız " olarak doğmuştu. Çok büyük sıkıntıları vardı yaşama gözlerini açarken. Aç ,
güçsüz ve çaresizdi. Lakin bunu anlatacak çok güçlü bir silahı vardı Elinde " Gözyaşları" Sadece kendini
düşünmeliydi çünkü sadece o vardı ve tek başına idi.
Derken önce "Şefkat " daha sonra da " Sevgi" ile tanıştı. Onu hemen kollarına almışlar, giydirip ısıtmışlar, karnını doyurmuşlar, şarkılar söyleyip uyutmuşlardı. Onun bütün kaprislerine içten bir
sıcaklıkla göğüs geriyordu onlar. Birde kalplerindeki en güzel duygularla sarıp sarmalıyorlardı onu büyürken "Bencil " şımarıktı. Onu dizginleyip uslandırmak oldukça güçtü.
Bu yüzden bir süre sonra "Eğitim" devreye girdi.
"Bencil" oldukça asi idi. bir süre dirense de "Eğitimin " tatlı dili ve nezaketi onu gitgide eğitime doğru çekti. Ama gene de bencil arasıra ortadan kaybolup "Oyun " denen eğlenceye kendini atıyordu artık ona
benzeyen diğer " Benciller " de tanışıp arkadaşlık etmeye başlamıştı. küçük "Bencil "Diğer bencillerle
zaman geçirdikçe birlikte "neşe " yi ve "Paylaşma " yı tanımaları fazla zaman almadı böylece. Aradan yıllar geçtikçe eğitimle daha sıkı fıkı oldular." Bencil sevgi şefkat eğitim ve paylaşımın arasında büyümeye devam ediyordu. Onlarsa aralarında hep "mutluluk " denen birinden bahsediyorlardı. Dayanamadı bir gün sordu eğitime :
"Ne idi mutluluk"
"Mutluluk senin içinde" dedi. "Yeterki onu hisset. Öyle bir hisset ki çevrendekilere de yayılsın." Yalnız
unutma onu korumak biraz da senin elinde. Mutluluk birazda çaba ve özveri ister. Ama inan "Bencil" bu
hepsine değer. Bencil o anda içinde "mutluluğu " hissetti. Sımsıcaktı ve hiç de sandığı kadar uzakta da
değildi. Mutluluk kendi içinde ve yanı başında idi.
Başından beri hep tek başına olduğunu sanıyordu ama aslında hiç yalnız değildi. Özellikle Sevgi ve şefkat onu hiç bir zaman. Yalnız bırakmamış herzaman destek olmuşlardı. Gözleri yaşardı "Bencilin" Nasıl olup da bunları şimdiye kadar bunları düşünememişti. Şimdi sevgi ve şefkati içinde ta derinden hissediyordu. Öyle güzel bir duygu idi ki bu…
Daha sonra diğer bencilleri ve paylaştıklarını düşündü. Neşelenmişti işte o an eğitimle göz göze geldiler.
Eğitim ona gülümseyerek dedi ki "Artık senin benimle bu en son günün " Bencil ağlamaklı oldu birden ne kadar da alışmıştı ki ona…
" Bencil herşey için teşekkür ederim eğitimini başarıyla tamamladın Sen tanıdığım en başarılı öğrencimdin. Keşke herkes senin gibi olsa idi Bundan sonra seni YAŞAMIN kollarına atıyorum artık sana "İNSAN" diyeceğiz. İNSAN hiç bir zaman eğitimi ve onun ona verdiklerini unutmadı. Yaşama koştu ve ona kucak açtı artık aldıklarını tek tek Yaşama verme zamanı gelmişti Artık paylaşma zamanı idi Sevgi ve şefkat ise onunla birlikte mutlulukla yaşamdaki diğer İNSANLARA gülümsüyordu.
hobbit
08-29-2005, 01:03 PM
melt ben bunu anlamadım...bencil insanı egıtıp adam mı etmişler..bu bu nedır buu :all2:
huysuz
08-29-2005, 01:59 PM
melt ben bunu anlamadım...bencil insanı egıtıp adam mı etmişler..bu bu nedır buu :all2:
bencil = insan ...
Yaşadığı sürece ama oyunla ama eğitimle,şefkatle ve sevgiyle kendine bu değerleri edinmesi ve diğer bencillerle paylaşması gerekir.
Sadece bencillikle anılırsa insan ne kadar toplumda yer alabilir ki... :icon10:
huysuz
08-31-2005, 04:47 PM
Bir tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sarayda bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi'ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
"Ama, sizden bir ricada bulanacağım", diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. "Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz."
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. "Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumda ki acem halılarını gördünüz mü?
Bahçıvan Başı'nın yetiştirmek için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü?
Kütüphanedeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?
Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
"Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı", demiş ona bilge, "oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
"Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
"Peki", demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, "sana verebileceğim tek bir öğüt var:
Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan."
WarsteineR
02-20-2006, 01:03 AM
Arkadaşlar mükemmel bi konu..bence herkesin görmesi gerekir..
o yüsden güncel.. :)
SCREAM
02-20-2006, 01:03 AM
Bu Süper Konuya Güncel Atmaktan Onur Duyarım :)
vBulletin® v3.6.8, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.