hobbit
07-18-2006, 01:07 PM
Kes çığlıklarını yüreğim, karanlıklar seni
duyamaz...
Kes ki, matemlerle, kederlerle örülmüş bir
girdaba düşmüş omuzlar, seni taşıyamayacak kadar
yorgun... Geçmiş vakitlerin ruhunun ağırlığıyla
zaten bitap düşmüş bu mahkum, ağaçkurtlarının
yiyip bitirdiği gövdesiyle ümitsizlik
okyanusunda zillet ve boyuneğiş mücadelesine
devam ediyor çünkü...
Sus işte, sus terennümlerinde aşkın yeri
olmasın, acemaşiran nağmelerin derin sükuta
bırakmasın yerini... Ey kalbim bana hatırlatma,
kahkaha ve neşe sedalarını, kaygılara,
korkulara, onulmaz bekleyişlere, kahredici
ateşlere dönüştürme...
Yakma içimi ve sis bulutlarının içine defnetme
hülyalarımı... İnceden inceye 'gel' diyen
davetkar sesinin tınılarıyla bir ince gırnap
gibi sarılma boğazıma... Pusu kurarak bed yüzlü
çehrelerle çıkma karşıma, fecir yüzlü sevdaların
tuzağına düşürme beni...
Parmakuçlarında yanaşma yanıma, nüfuz ederek
melankolime, kapama gözkapaklarımı gizli
parmaklarınla...
Sus, sus ki, dehşetli rüyaların esiri olmayayım,
zan ve vehim peçesiyle sarmalanmış ruhumu
bırakmayayım alışmadığı yerlere... O yerler ki,
vahaların serin ılgıtıyla, gülşenlerin
ıtırlanmış kokusuyla evli de olsa bir garip
kalır burada...
Bırak, bırak ki, ruhumun sabahı eceliyle yaşıt
olsun..
Sus yüreğim, haykırma, cezbolma güzelliklere...
Onlar ki, gecenin medcezirine ibtila olur,
ardından gider, sonra döner pervane olurlar
ışığa, yokoluşa...
Sen ey kalbim, idrakimin köşe bucağında
suskunlaşmış bir düşünce olarak kal...
Ebediyette ölümle hayatın zifafa girdiği
gecelerin kanatlarına takılınca dalgalanma
birdenbire, tutuşma...
Özgürlüğüme göz koyma, koyu renkli sevdaların
albenisine bahtsızca at sürme, ayartma
hayallerimi ve sızlatma kıyımı bucağımı gözalıcı
vaadlerle...
Yakarışlar, senin nidandır yüreğim... Kalk ve
sakince yürü kalabalığın ardı sıra...
Heyhat yüreğim, dövünmelerim özlemlerini teskin
etmiyor, gözyaşlarım susuzluğunu dindirmiyor,
hüzünlerim depremlerini bitirmiyor ve görüyorum
ki, sahnesiz trajedim senin oyun hevesini
alaşağı etmiyor.
Cemreler düşüyor sana güneş her uyandığında,
gülümsediğinde... Umutların arkasına türkü
yakıyorsun ve kutsal sevdalar ummanına yelken
açmayı hayal ediyor, bekliyorsun. Gurbetleri
gömüyor okyanuslara, sılayı düşlüyorsun..
Ve sen ey kalbim çığlıkların tükenmiyor bir
türlü, sesleniyor, haykırıyor, bağırıyor,
istiyorsun!
Git o halde, azad ettim seni... Müebbet
sevdaların gamlı hazanına koş... Nisan
ovalarının menekşe kokularına karış... Yokol
sevda çimenlerinde..
Ve kalbim, ey kalbim... Değecekse eğer
karanfillere git oraya... Kanlı tırnaklarınla
kazı aşkını taşlara... Bir daha çıkmamacasına,
ölesiye kazı onu...
duyamaz...
Kes ki, matemlerle, kederlerle örülmüş bir
girdaba düşmüş omuzlar, seni taşıyamayacak kadar
yorgun... Geçmiş vakitlerin ruhunun ağırlığıyla
zaten bitap düşmüş bu mahkum, ağaçkurtlarının
yiyip bitirdiği gövdesiyle ümitsizlik
okyanusunda zillet ve boyuneğiş mücadelesine
devam ediyor çünkü...
Sus işte, sus terennümlerinde aşkın yeri
olmasın, acemaşiran nağmelerin derin sükuta
bırakmasın yerini... Ey kalbim bana hatırlatma,
kahkaha ve neşe sedalarını, kaygılara,
korkulara, onulmaz bekleyişlere, kahredici
ateşlere dönüştürme...
Yakma içimi ve sis bulutlarının içine defnetme
hülyalarımı... İnceden inceye 'gel' diyen
davetkar sesinin tınılarıyla bir ince gırnap
gibi sarılma boğazıma... Pusu kurarak bed yüzlü
çehrelerle çıkma karşıma, fecir yüzlü sevdaların
tuzağına düşürme beni...
Parmakuçlarında yanaşma yanıma, nüfuz ederek
melankolime, kapama gözkapaklarımı gizli
parmaklarınla...
Sus, sus ki, dehşetli rüyaların esiri olmayayım,
zan ve vehim peçesiyle sarmalanmış ruhumu
bırakmayayım alışmadığı yerlere... O yerler ki,
vahaların serin ılgıtıyla, gülşenlerin
ıtırlanmış kokusuyla evli de olsa bir garip
kalır burada...
Bırak, bırak ki, ruhumun sabahı eceliyle yaşıt
olsun..
Sus yüreğim, haykırma, cezbolma güzelliklere...
Onlar ki, gecenin medcezirine ibtila olur,
ardından gider, sonra döner pervane olurlar
ışığa, yokoluşa...
Sen ey kalbim, idrakimin köşe bucağında
suskunlaşmış bir düşünce olarak kal...
Ebediyette ölümle hayatın zifafa girdiği
gecelerin kanatlarına takılınca dalgalanma
birdenbire, tutuşma...
Özgürlüğüme göz koyma, koyu renkli sevdaların
albenisine bahtsızca at sürme, ayartma
hayallerimi ve sızlatma kıyımı bucağımı gözalıcı
vaadlerle...
Yakarışlar, senin nidandır yüreğim... Kalk ve
sakince yürü kalabalığın ardı sıra...
Heyhat yüreğim, dövünmelerim özlemlerini teskin
etmiyor, gözyaşlarım susuzluğunu dindirmiyor,
hüzünlerim depremlerini bitirmiyor ve görüyorum
ki, sahnesiz trajedim senin oyun hevesini
alaşağı etmiyor.
Cemreler düşüyor sana güneş her uyandığında,
gülümsediğinde... Umutların arkasına türkü
yakıyorsun ve kutsal sevdalar ummanına yelken
açmayı hayal ediyor, bekliyorsun. Gurbetleri
gömüyor okyanuslara, sılayı düşlüyorsun..
Ve sen ey kalbim çığlıkların tükenmiyor bir
türlü, sesleniyor, haykırıyor, bağırıyor,
istiyorsun!
Git o halde, azad ettim seni... Müebbet
sevdaların gamlı hazanına koş... Nisan
ovalarının menekşe kokularına karış... Yokol
sevda çimenlerinde..
Ve kalbim, ey kalbim... Değecekse eğer
karanfillere git oraya... Kanlı tırnaklarınla
kazı aşkını taşlara... Bir daha çıkmamacasına,
ölesiye kazı onu...